Canfedâ Hâtun Çeşmesi

30 07 2007

img_6489.jpg

İzmit’in Orhan Câmii yanında bulunan çeşmenin kitâbesinden ve çeşitli kaynaklardan öğrenildiğine göre, Canfedâ Hâtun tarafından yaptırılmış, zamanla harâb olmaya yüz tutmuş olduğundan Sultan II. Mahmud sarayının hazinedar ustası Su`âda Usta tarafından 1242 (1826) yılında suyun kaynağından itibaren tamamen tamir ettirilmiştir.

Üst kısmındaki Sultan II. Mahmud’un tuğrası 1928′ de kazıtılmış bulunan çeşmenin kitâbesi: 

 

              ORHAN (CANFEDÂ KETHÜDA KADIN) ÇEŞMESİ 

               Sahibetü’l-hayr Canfedâ Kethüda Kadın merhûmenin İznikmid derûnunda inşâ ve  icrâsına muvaffaka oldukları

                Çeşmeleri su yollarının murûr-i zaman ile mecrâları müşrif-i harâb ve muattal olmağla

                Muahharen menba`ından külliyen tamir ve çeşmelere icrâya muvaffak olan hâlâ ser levha-i

               Şehinşâh-ı cihân hazret-i Gâzi Sultân Adlî Mahmûd Hân  medde zilâl-i

                Devletehü ilâ ahirü’d-devrân efendimiz hazretlerinin haremsarây-ı hümâyûnlarında Hazinedâr ustalık

                Rütbe-i celilesiyle şerefyâb olan aliyyetü’ş-şân Su`âda usta hazretlerinin imârına  muvaffak oldukları hayrâtdır. Sene 1242

CANFEDÂ HÂTUN

Yaptığı hayır eserleri ile tarihimizin unutulmaz simalarından biri olan Canfedâ Hâtun, Sultan III. Murad’ın annesi Nurbânu validenin en makbul cariyesi idi ve ölürken hareme nâzır olması için oğluna vasiyet edilmişti. Bunun üzerine harem kethüdası olduktan sonra sarayda çok şöhret kazanmış ve Sultan III. Mehmed zamanında çok yüksek bir maaşla Saray-ı Atik’de inzivaya çekilmişti. Burada saraylıların evlenmelerine memur edilmiş ve maaşı bir misli daha yükseltilerek muazzezen 1014 (1605) irtihâl eylemiştir. Eyüpsultan’da medfundur. Deli İbrahim Paşa kardeşidir.

İzmit Orhan mahallesinde bulunan çeşmesinden başka İstanbul Karagümrük’de “Kethüda Kadın” ismiyle şöhret bulmuş bir câmii ve mektebi; Beykoz Akbaba’da diğer bir câmii ve tek hamamı; Saraçhane yakınında bir sebili ve yanında çeşmesi vardır. Ayrıca İzmit Kilez deresi üstünde bulunan ve “Kız Köprüsü” denilen köprü Canfedâ Hâtun’un hayır eseridir. (*)

(*)Ahmet Nezih Galitekin, “Kocaeli Su Medeniyeti Tarihinden Birkaç Damla”     





Borçlu Ölen İzmit Mutasarrıfı

24 07 2007

Ali Gündoğdu

Zaman bazen bugünden düne; bazen de dünden bugüne yapılması gereken bir yolculuk.
Zaman içinde bazı değerlerin nasıl yitip gittiğini, devletin ve devleti temsil eden yöneticilerin nasıl şekil değiştirdiğini çok net biçimde görmek mümkün.
Osmanlı devlet geleneğinin yerine, nasıl hortumcuyu, vurguncuyu koruyup kollayan bir devletin yerleştiğini, halkın oyu ile işbaşına gelenlerin nasıl büyük servetlerin sahibi olduklarını gördükçe ve tarihe şöyle bir baktıkça insanın yüreği cız ediyor.
Günümüzde başbakanlar inanılmaz servetlerini annesinin sandığından çıktığını, çocuğunun sünnetinde takılan altınlardan elde ettiklerini halkın gözünün içine baka baka söyleyebiliyor.
Günümüzde Başbakanlar Yüce Divan’da bile aklanamıyorlar.
Günümüzde devlet kaynakları sürekli birilerine peşkeş çekiliyor milletvekili, belediye başkanı olanlar birkaç yıl içinde inanılmaz mal varlığına kavuşuyor. Daha dün sokakta elleri cebinde yürüyenler, bugün bakmışsınız ki müteahhit olmuş, son model jeeplerden inmiyorlar.
Oysa yüz-ikiyüz yıl önce böyle bir sistemi düşünmek bile olanaksızdı.
Örneğin bir şehrin valisi bile borçlu ölebiliyor, devlet alacağını tahsil ettikten sonra, meclis kararıyla ailesine maaş bağlanıyordu.
İzmit’in son 400 yılına tanıklık eden Yeni Cuma Camiinin bahçesinde 3 tane mezar vardır. Bu mezarlardan biri, bir dönem İzmit Matasarrıflığı (Belediye Başkanı ile Vali arası bir görev) yapmış Vahid Paşa’nın mezarıdır.
Sakarya Üniversitesi öğretim görevlisi Prof. Dr. Atilla Çetin, Vahid Paşa’yı aylar önce Şehir İçi dergisinde konu etmişti. Şimdi bu yazının bazı bölümlerine yer veriyorum. Borçlu ölen İzmit Valisi Vahid Paşa’nın mezarının Yeni Cuma Camii bahçesinde olduğunu sanırım pek fazla bilen yoktur. Bu vesileyle burnumuzun dibindeki tarihi ve o muhterem tarihi şahsiyeti de yad etmiş olalım:

“Geçende değerli arkadaşım Muhittin Bakan’la Pertev Paşa Camii’nin yeniden düzenlenmiş, güzelleştirilmiş arka avlusunda oturuyorduk. Muhittin Bakan, arka avlunun sol köşesinde yan yana üç mezar taşını bana gösterdi. Soldan ilki bir ara İzmit Mutasarrıflığı yapmış olan Vahid Paşa’nın mezar taşı kitabesiydi. Ortadaki 19. yüzyıla ait bir şahsa, sağdaki ise İbrahim Ağa adında başka bir şahsın 18. yüzyıldan kalma bir taşıydı. Bakan’ın söylediğine göre bu kabirler daha önce, avlunun arka tarafında iken, şimdiki yere taşınmışlar.

Vahid Paşa’nın Mezartaşı Kitabesi


Usta mermer işçiliğiyle ve 8 satırlık güzel bir yazının işlendiği kitabe şöyleydi:

“Lâ ilâhe illallah

Muhammed Resûlallah
Merhûm Ragıb Efendi
Zâde Mir-i miran-ı kirâmdan
İzmid Mutasarrıfı
Mehemmed Vahid Paşa
Ruhiçün Fâtiha
Sene 1275 fi 21 Muharrem ” (31.08.1858)

Bu kitabeden İzmit Mutasarrıfı Vahid Paşa’nın ölümünden sonra, Pertev Paşa Camii avlusuna gömüldüğü anlaşılıyordu. Kimdi bu Vahid Paşa?
Vahid Paşa’nın Kimliği
Sicil-i Osmani adlı biyografiler hakkındaki başvuru kaynağının 4. cildinde, Vahid Paşa hakkında çok kısa ön bilgi mevcut. Tomruk Ağası (Babıali Hapishane Müdürü) görevinde bulunduğu, sonra mirmiranlık (paşalık) görevi verildiği, Meclis-i Zaptiye üyesi olduğu, sonra İzmit Mutasarrıfı olarak atandığı, bir süre sonra İzmit’te vefat ettiği gibi. Arşivde bulduğum belgeler ise İzmit’te tayini, ölümü, borçları ve ailesi hakkındadır. Mezar taşından Paşa’nın babasının adının Ragıb Efendi olduğunu öğreniyoruz.
Vahid Paşa İzmit’te
1857 yılı ortalarında İzmit Mutasarrıflığının boşalması üzerine, Zaptiye Meclisi azası Vahid Paşa’ya bu görev tevcih olundu. Tarih 29 Revbiülevvel 1274/17.11.1857 idi. Vahid Paşa ailesiyle İzmit’e gelerek göreve başladı. Annesi, eşi ve iki çocuğu vardı. İzmit Mutasarrıfı Vahid Paşa’nın Kethüdalığına da, Meclis-i Vala Odası Hulefasından Suad Bey atandı. Vahid Paşa 31.08.1858 tarihinde vefatına kadar görevini ciddiyetle yürüttü ve kendisini sevdirdi. Erken ölümü İzmit’te daha fazla hizmet yapmasını engelledi. Vahid Paşa’nın epey borcu vardı. Terekesi saptanarak, devlete olan borçları tahsil edildi. Tereke yekünu 1 yük, 95.450 guruştu. Borçları ise iki yük 37.542.5 guruşa ulaşıyordu. Sonuçta iki yetimine bir şey kalmadığı gibi, borçların tesviyesi işi Meclis-i Vala’ya havale edildi. Devletin borçlarının alınması önemliydi. Bir yük (100.000) guruştu.
Vahid Paşa’nın Ailesi
Maddi bakımdan zor duruma düşen Vahid Paşa’nın ailesine devlet kol kanat açtı. Meclis-i Zabtiye Azalığından 2000 guruş maaş almaktaydı. İzmit’te tayin olununca bu muvakkaten başkasına tahsis edilmişti. Bu maaşından 1000 guruşu, eşit olarak, 250′şer guruş şeklinde annesi Mahir ve zevcesi İsmet hanımlar ile küçük oğlu Fuad ve kızı Fatma’ya verilmesi hususunda Padişahın İrade-i seniyyesi çıkarıldı. Böylece ailesinin mağduriyeti önlenmiş oldu.
Osmanlı döneminde bazı paşaların tek eşle evli oldukları görülür. Vahid Paşa’nın da tek eşli ve İsmet Hanım’la evli olduğu belgeden anlaşılıyor.
Paşanın annesi de yanındaydı. Vahid Paşa’nın alacakları olan bazılarının dilekçelerini ve İzmit Meclisi’nden gelen mazbatanın İstanbul’a gönderildiğini bir belgeden öğreniyoruz. Hüsam Efendi tereke işiyle görevlendirildi.
Vahid Paşa’nın oğlu Mehmet Rauf Efendi’nin devlet görevlisi olarak hizmet ettiğini, İstanbul doğumlu olduğunu, resmi özgeçmişini içeren Sicil-i Ahval Defterindeki kayıtlardan öğrenebiliyoruz.”





Kıraat-ı Seng-i Mezar

24 07 2007

Erol Erdoğan, Milli Gazete 

 Kıraat-ı Seng-i Mezar (Mezar taşı Okumaları)  

    Hâfiza arşivime kaydolunmuş bir nottur ‘kitabe-i seng-i mezar.’ Kim yazmış, kime yazmış, ben nerede okumuşum hatırlamıyorum; ama ‘kitabe-i seng-i mezar’ başlığı taşıyan bir edebî metni okuduğumu çok iyi biliyorum.      Çok iyi bildiğim bir diğer husus, ‘seng-i mezar’ ile, yani mezartaşıyla ilgili okumalarımın, yalnızca bu edebî metinle sınırlı olmadığı.

     Hemen her mezarın bir de taşı, hemen her mezartaşının ise bir de ‘kitabe’si bulunduğuna göre, bugüne kadar ölüm ülkesinin gümrük kapısı hükmündeki mezarlıklarda kaç bin ‘kitabe-i seng-i mezar’la karşılaşıp ‘kıraat-ı seng-i mezar’ eyledim, kimbilir. Kimi tek kelimelik, kimi uzun özgeçmişler yüklü, kimi acı mısralar taşıyan, kimi üstüne üstlük fotoğraflı kimbilir kaç bin mezartaşı kitabesi okudum, galiba bir Allah, bir de yazıcı melekler bilir. “Biricik varlığımız” “Sevgili eşim” “Türkiye Atıcılık Federasyonunu kuran adam” “Bir goncaydım dünyada\ Açamadan kırıldım\ 23 yaşında trafik kazasında ölen …” “Sâlihât-ı nisvândan …” “Ruhuna el-Fâtiha.”     Öyle yahut böyle, okuduğum her mezartaşı, muhtemelen göçüp gidenin, ama bilhassa geride kalanların iç dünyalarını, dünya görüşlerini, hayata bakışlarını ihsas etmiştir bana. Bir mezarlıkta dolaşırken, bir ailenin, bir şehrin, bir toplumun veya bir çağın genel portresini mezarlarından çıkarmanın mümkün olduğunu düşünmüşümdür her keresinde.

      Gerçekten, mezartaşları, bir insanın hayatında neyi öne çıkardığının veya hayatta iken muhatap olduğu insanların neye önem verdiğinin belgesidir. Meselâ, mezartaşına emekli gümrük müdürü yazılan kişi, hayatına ‘gümrük’ ile ‘müdürlük’ün mühür vurduğu; bütün hayatı, mezarın öte tarafında hükümsüz kalan bu iki kelime ekseninde şekillenmiş biridir. Aile mezarlığının ortasında iri harflerle ‘Amiral Filanca Ailesi’ yazıyorsa, bilin ki, bütün aile, amiral olan filanca ferdini eksen edinmiştir. Her yerde filanca aile ferdinin amiral olmasına dayanarak şeref ve itibar aramış; eşi-dostu tarafından “Filanca amiralin oğludur, hanımıdır, torunudur” diye takdim edilmiş; ve de ailenin başka hiçbir ferdi böyle ‘saygın’ bir rütbeye ulaşmamıştır.

      İşte, mezartaşlarını bu nazarla okuduğunda, insanın karşısına, kimi yirmi, kimi seksen yıl yaşanmış hayatların en kısa özetleri çıkar. Mevtanın hayatından öte, geride kalanların hayat anlayışı ve bilhassa ilgili toplumun hayata bakışı da. Sözgelimi, mezartaşlarına ‘adliye dairesinde başkâtip,’ ‘filanbankın ikinci müdürü,’ ‘istasyon âmiri,’ ‘emekli baş müdür muavini’ gibi ünvanların yazıldığı bir toplum, bilin ki, ünvanın önemli olduğu; özellikle devlete ait bir görevin öne çıktığı; açıkçası ‘devletçi’ bir toplum demektir. ‘İlk bilmemneci,’ ‘ilk atıcı,’ ‘ilk tutucu’ gibi mezartaşı yazıları ise, bu toplumun anlamlı olsun olmasın, bir işe yarasın yaramasın ‘ilk’lere değer verdiğini bildirir. ‘Yarbay,’ ‘albay,’ ‘tümgeneral,’ ‘üsteğmen’ gibi ünvanlar mezartaşlarına taşınmışsa, o toplumun militarist bir zihniyetin derin izlerini taşıyor olduğunu anlamanız için ayrıca gazete manşetleri, TV’lerin ana haber bültenleri ve bazı resmi erkânın ‘önemli’ açıklamaları ile vakit harcamanıza gerek kalmayacaktır. Hani, “Çocuktan al haberi” sözü “Mezartaşından al haberi” şeklinde çevrilse, elhak yerindedir.    Yine mezartaşında filan yerin falancası, filancanın da torunu gibi soyağacı dökümleri öne çıkıyorsa, bu ailede ciddi bir ‘asalet’ hastalığı olduğunu kolayca anlayabilirsiniz.    Öte yandan, mezartaşlarına doğum-ölüm tarihlerinin yazılması, neredeyse âdettendir. Bir kere öldükten sonra, ne tarihte ölündüğü pek bir anlam ifade eder mi, meçhul; ama bu rakamların pek çok insanın aritmetik zekâsının gelişmesine veya en azından muhafazasına katkıda bulunduğu da bir vâkıadır.

    Mezartaşlarına bakılır, ölüm tarihi üste, doğum tarihi alta konularak kafadan bir çıkarma işlemi yapılır ve “Yazık” denilir, “Bakın bu 18 yaşında ölmüş.” “Ooo, buna bakın, 93 sene yaşamış.” “Şuna bak, karısı da, kendisi de 86 sene yaşamış.” Kabrin öte tarafı için, hayatın ne kadar yaşandığı değil, nasıl yaşandığı önemlidir; ama bu tarafta kalanlar az zaman yaşayanlara üzülür, çok zaman yaşayanlara sevinirler. Mezartaşları, bu noktada pek ketumdur; işin gerçek yüzünü söylemezler. Aynı mezarlıkta yatıyor olsalar ve mezartaşlarına doğum-ölüm tarihleri de yazılsa, ihtimal ki insanlar 30’una varmadan ölen Mus’ab b. Umeyr’e üzülecek, seksen küsur sene yaşamış Ebu Leheb’e ise kesinkes imrenecek ve onun adına sevineceklerdir. Oysa, kabrin öte tarafını gören keskin gözler, seksen küsur sene cehennem çukuruna doğru yol alan kayaların gümbürtüsünü de, otuzuna varmadan herşeyini herşeyin Sahibine tevdi eden Mus’ab’ların bir kuş kadar rahatlıkla semalara yükselişini görebilmişlerdir. Keza, 38 yaşında ölen Şeyh Galib’in 98 ve 103 yaşında iki koskoca cumhurbaşkanının bir araya gelseler de asla erişmeyecekleri sonsuz bir mutluluğa kavuştuğu herhalde hakikattir. Ama birinin genç yaşta ölümü haber veren mezartaşına bakıp Galib’e imrenen az; diğerlerinin görkemli mezarlarına ve kabrin ötesinde kesinlikle geçer akçe olmayan cafcaşı ünvanlarına imrenenlerin sayısı ise bir hayli fazladır. Zira, ‘nur-u fikir kalbden gelir.’ Kalbin rehberliğine başvurmadığı sürece, aklın gözü kördür. Niteliğe bakmaz, niceliğe aldanır. Az ömürlere üzülür, çok olana sevinir. Ve mezartaşları, işte bu aritmetik kullanım ile, niceliğe önem veren sathî bakışlarımızı ele verir.

    Yine mezar taşları, şekli ve biçimi ile de çok şey söyler. Mezar taşı ‘sıradan’ bir taş ise, bilin ki, orada yatan kişi, ‘ord. prof. dr.’ ise de, mütevazi bir kişidir. Mezar taşının mermer veya granit olarak kalitesinden, bu mezar taşını yaptıranların ev döşemesini çıkarabilirsiniz. Mevtasının mezar taşını yüksek ve heybetli yapan bir ailenin sair insanlara ‘tepeden baktığı’nı anlamak için, bana kalırsa, ayrıca yanlarına sokulup gerçekten aşağılanmanız gerekmez.

    Mezar taşlarını okurken, işte hepsi dünyada kalan böylesi mesajları okur insan. Mezar taşında, ölümün berisinde kalan dünyalılar konuşur; ölüm ötesine dair mesajları ise, çoklukla okuyan olmaz. Oysa, granit mermerlerin çürümekten koruduğu bir insan olmadığı gibi, altın lahitlerin Münker-Nekir sorgusundan muaf kıldığı bir fani de geçmemiştir şu dünyadan. Kabrin öte tarafında olup bitenler bir işitilse, görülecektir ki, ancak ‘El-Bâki , Hüvelbâki’ yazan mezar taşları hoştur, gerisi tamamen boştur.

       Gerçekten, tüm mezar taşları, insana, “Küllü men aleyhâ fân” sırrını okutur. Yaratılmış olan her ne varsa ölümlüdür; şu dünyada her neye sahiplik iddia etmiş olursa olsun, iddiası boşunadır. Mülkün ilk Sahibi, aynı zamanda son Sahibidir. Yalnız O Bâki’dir ve mezartaşlarına yazılan diğer tüm şeyler, yalnızca hikâyedir.





Şiir Gibi Bir Mezar Taşı Yazısı

24 07 2007

METİN KARABAŞOĞLU

Hüve’l-Bâki

Âh ile zâr kılarak tazeliğime doymadım.

Çün ecel peymânesi dolmuş murâdım almadım.

Hasreten fâni cihânda tûl-i ömr sürmedim.

Fîrkaten takdir bu imiş tâ ezelden bilmedim.

Sâbıkan mâlikâne halîfesi Seyyid

İbrahim Efendizâde es-Seyyid

Mehmet Ârif Beyin kerîmesi

On dört yaşanda vefat eden

Merhûme Şerîfe Rabia Hanım’ın

Rûhîçûn FâtihaFî 9 Safer sene 1228”
 

    Şiir gibi bir mezar taşı yazısı…  Metinden anlaşılacağı üzere, mezarda yatan Şerîfe Rabia isimli henüz onbeşine gelmeden vefat eden bir genç kız. Mezar, Zeytinburnu Çamlık mezarlığında bulunuyor. “Zamanı Aşan Taşlar” ı karıştırırken rastladığım bu mezar taşı yazısı beni hüzünlendirdi.

     Büyüklerimin bulunduğu mezarlığı ne zaman ziyaret etsem, çocuk mezarı olduğu ilk bakışta belli olan bir mezar gözüme takılır durur hep. Mini taşlarla örülmüş mezarın üstü çiçek ve yeşil otlarla kaplı olur genelde. Belli ki bizim aileden bir çocuk. Çünkü, dedem, babam ve dedemin annesinin mezarlarının arasına defnedilmiş. Ama taşı olmadığı için kime ait olduğu tam bilinmiyor.

 Taş Gazeli

    Taşın, taş olmadığı yerlerden biridir mezarlıklar. Taş, bir mezar başında, sanat eseridir, takvim yaprağıdır, tarih kitabıdır, ölümü anlatan vaizdir, arşiv belgesidir. Ama her durumda zamanı aşan bir yönü vardır mezar taşının. Mezar taşı, bu özellikleri ile, “ölümü hatırlatan iyi bir nasihatçi” olmanın ötesinde bir yerde durur.

    Taşın taş olmama ihtimali, aklıma ilk kurs yıllarında düşmüştü. Bakara’da rastladığım “…öyle taşlar var ki, içlerinden ırmaklar akar, yine öyle taşlar var ki, çatlarlar da bağırlarından su fışkırır” sözünden sonra her taşa farklı bakar oldum çünkü.

    Bir de, lise yıllarında karşıma çıkan Osman Sarı’nın Taş Gazeli… Gazelin ilk dörtlüğü hep dilimde dolaştı durdu.

“Taş taş değil bağrındır taş senin

Nereni nasıl yaksın söyle bu ateş senin

Bir katılıktı dinamit söyle söker mi yürekleri

Başın bir kez bu kalbe çarpmasın ey taş senin”

Taş okumak

     Osmanlı topraklarının her yerindeki mezarlıklarda binlerce mezar taşı var böyle. Bu topraklarda yaşayan her insan, mezar taşları konusunda az da olsa malumat sahibi olması gerekir. Mezar taşlarının, yıllarca eğitim, araştırma ve en azından Osmanlıca gerektiren, derin ve geniş bir alan olmasına rağmen “genel kültür” babından bir bilgi sahibi olmanın zor olmadığını düşünüyorum. Sonuçta o taşta anlatılan, çok değil bir iki veya üç kuşak öncemizden bir büyüğümüz, dedemiz, atamız.

    Hiç değilse, Müslüman mezarı ile diğer din mensuplarına ait mezarlar nasıl ayırt edilir, bir mezarda kitabe nereye denir, kitabe üzerinde yer alan sembollerin en yaygın olanlarının anlamları nedir gibi soruların cevaplarını kendimiz bulabilmeliyiz.

Mezar taşı unutkanlık mı yapar?

   Mezara, mezar taşına bakmak ve kitabesini okumak, insanda unutkanlık mı yapar? Hayır elbette, mezar taşı insana, geçmişi öğretir; dedesini, babasını, atasını, tarihini, dilini, mirasını hatırlatır. Yani unutkanlıktan kaynaklanan eksiklerini azaltır.

Terk eyledi vâlidinin bir gülü

    Süleymaniye Camii kabristanında bulunan bu tek mezarda iki kişiye ait kitabe bulunmaktadır; biri yetişkin kadına, diğeri ise bir erkek çocuğa ait.

    Sebebi şudur: Doğum anında veya çok kısa aralıklarla anne ve çocuğu vefat ederse, aynı mezara gömülüyor ve tek bir pehle taşına (yatay olarak kabre örtülen ve üstüne kitabe dikilen taşı iki tane mezar taşı dikiliyordu. Böylece kitabedeki yazıyı okuyamasanız bile, ölüm sebebini anlayabiliyordunuz. Bu adet, Osmanlı geç döneminde görülmeye başlamış.

   Fotoğraftaki kadın mezar taşının yazısı biraz silindiği için okuyamadım. Fakat tarihlere baktığımızda iki gün arayla öldüklerini görüyoruz. Oğul 15 Ramazanda, anne 17 Ramazanda vefat etmiş.

Küçük erkek çocuğun mezar taşında şunlar yazılı:

“Ah mine’l-mevt

Terk eyledi vâlidinin bir gülü

Taze idi oldu cennet bülbülü

Mumcular Kethüdası Hacı Ahmet

Efendinin mahdûmu Mustafa 

 Efendinin ruhuna Fâtiha

Fî 15 Ramazan sene 1276 Miladî: 7 Nisan 1860ı” 

Zamanı Aşan Taşlar

    Dr. Süleyman Berk’in yakın tarihte hat sanatı öğrencileri için ders kitabı özelliği taşıyan Hat Sanatı kitabı çıkmıştı. Şimdi de “Zamanı Aşan Taşlar” kitabı elimizde. Yakında da Bursa Ulu Cami’ye dair bir çalışması ile gündemimizde olacak.

    “Zamanı Aşan Taşlar” Zeytinburnu Belediyesi’nin bir projesi olarak, Dr. Süleyman Berk ve ekibinin 2 yıl süren çalışması ile meydana geldi. Çalışma çerçevesinde, Zeytinburnu’ndaki 15 mezarlık ve hazirede sağlam kalmış 3 bin 500 tarihi mezar tek tek numaralandı, temizlendi, fotoğraşandı, kitabeleri kaydedildi, okundu ve bilgi fişlerine geçildi.

   Bu çalışmalardan sonra 2 kitap meydana getirildi. Biri envanter kitabı… 522 sayfalık envanter kitabında her mezar taşının siyah beyaz fotoğrafı ile kitabe yazısı yer alıyor. Diğer kitap 352 sayfadan oluşuyor. Bu kitap ise fotoğraf ağırlıklı ve prestij amaçlı hazırlanmış.

    Zeytinburnu sınırları içinde bulunan mezarlıklar adeta birer Osmanlı ve Türkiye özeti. Musa Muslihiddin (Merkez Efendiı, Seyyid Nizam, Hattat Kayışzade, Hafız Osman Efendi, Tamburi Cemil gibi şahsiyetlerin yattığı bu mezarlıkların yakın tarihten bazı ünlü medfunları da şöyle: Halide Edip Adıvar, Tahsin Öz, Ressam İbrahim Çallı, Sadettin Kaynak, Rıza Nur, Ekrem Hakkı Ayverdi, Samiha Ayverdi.

    Her iki kitabın başlangıç kısmında, mezar taşlarındaki sembollerin ve başlıkların anlamları, kitabedeki hat sanatının önemi ve özellikleri, kimlik, tarih, ebcet konularına dair bölüm yer alıyor. Bu bölüm, mezarlıklar ile ilgili temel bilgileri edinmek isteyenler için işe yarar nitelikte.

“Zamanı Aşan Taşlar” ı Zeytinburnu Belediyesi’nin www.zeytinburnu.bel.tr adresinden pdf olarak indirebilirsiniz.

Mezar taşı kitâbelerinin yapısı

    Mezar taşı kitâbelerinde üç önemli sanat göze çarpmaktadır. Taş işçiliği, yazı sanatı ve mezar taşlarında bulunan dînî ve edebî ifadeler. Yapı olarak mezar taşları birbirlerine benzemekle beraber ana farklılık erkek ve bayan mezar taşlarında görülür.

   Batıda en, boy ve derinliği olan insan ve hayvan figürleri çalışılmasına karşılık, Osmanlı’da özellikle mimari unsurlarda çok farklı bezemelere sahip taş işçiliği kullanılmıştır. Bunun için mezar taşı kitâbeleri, taş işçiliği olarak çok zengindir.

   Erkek mezar taşları başlık taşımalarına karşılık, kadın mezar taşlarında daha çok kadın zarâfetini yansıtan çiçek motişeri bulunmaktadır. Erkek mezar taşlarında, sosyal statü gereği başlıklar çok çeşitlidir.

   Kadın olsun erkek olsun bir mezar taşı kitâbesinin yapısı (farklı tasnişer yapılabilirse deı şu bölümlere ayrılabilir.

1- Başlık ve Sembol,

 2- Serlevha,

3- Kimlik,

4- Dua,

5- Tarih.

    Bu tasnif ana başlıkları itibariyle yapılmıştır. Bu bölümler çoğu zaman yer değiştirebildiği gibi, birbiri içine yedirilmiş olarak da yer alabilmektedir. Yine bazı taşlarda bu bölümlerin biri yahut ikisi yer almamaktadır. Bazı mezar taşlarında manzum ifadeler yer almakta, bazı mezar taşlarında ölüm tarihi  bulunmadığı gibi bazı mezar taşlarında, mevtanın ölüm günü saati ile verilmiştir.





Mezar Taşlarını Okuyamayan Toplum

24 07 2007

Elif Şafak 

     Kafamı kurcalar durur. Niye böylesine bakımsız, viranedir mezarlıklarımız?

      Şehirlerin içinde sıkışmış, köylerin, kasabaların kenarında tutulmuş, içlerini otlar bürümüş, nizamdan, plânlamadan yoksun, hırsızdan geçilmeyen, alabildiğine kimsesiz ve tekinsiz, adeta bir koyvermişlik…

     Osmanlı’dan bu yana Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi tarihini mezarlıklar ve mezar taşları üzerinden incelemek çarpıcı bir açı sunabilir. Üzerlerinde birbirinden özenli hat karakterleriyle “Hüvel Baki” yazılı, başlıklarından kimin hangi yola ya da mesleğe bağlı olduğunun anlaşıldığı,kimi zaman şiirler kimi zamansa ancak ebced hesabıyla çözülebilen şifreli mesajlar barındıran oymalı, kakmalı mezar taşlarından, özensizce aynılaştırılmış mezarlıklar anlayışına ne zaman, nasıl geçiverdik?

    Türkiye’de bugün tek tek bakıldığında mezarlar sahipli; ama mezarlıklar sahipsizdir. Her aile kendi büyüklerinin,yakınlarının mezarı başında dua eder etmesine de, bir bütün olarak mezarlıkları korumak, güzelleştirmek ve sahiplenmek nedense pek gelmez akla. Kamusal alanı tanımayan ve sahiplenmeyen yanımız burada da gösterir kendini.

    İstanbul’da yaşayanlar bilir bu mukayeseyi. Gözünüzün önündedir daima iki dönemin ürünü mezar taşları. Bu açıdan muazzam bir farklılık arz eder şehr-i İstanbul. Başka başka şehirlerde, bilhassa Avrupa başkentlerinde,nizamlı, korunaklı, bakımlı yerlere ayrılmıştır mezarlıklar.Oysa İstanbul’da mezarlar her yerdedir. En beklenmedik noktalarda çıkıverirler karşınıza; çarşıda, pazarda, sokak ortasında, her yerde… Bu şehirde ölülerle canlılar beraber yaşar. Buna rağmen, yaşanan çarpık kentleşmeden mezarlar da nasibini almıştır fazlasıyla. Modernle şirken yitirdiklerimiz arasında, ölüm ve ölülerle kurduğumuz insancıl temas da var.

    “Hızlandırılmış Batılılaşma” ile “bir-türlü-Batılışaşamama”arasında zikzaklar çizen toplumsal sergüzeştimizi daha yakından anlayabilmek için daha fazla “mikro tarihçilik”çalışmasına ihtiyacımız var.

     Seneler boyu resmî tarih çatısı altında insansız, hissiyatsız,kalıplaşmış bir tarih anlayışı dayatıldı hepimize kuşak kuşak. Bilerek ya da bilmeyerek içselleştirdik öğretilenleri.Ve çoğumuz tarih derslerinden nefret ettik. Ne Osmanlı’yı lâyıkıyla inceleyebildik, ne Bizans’a hakkını verebildik.Bir tarafta Osmanlı dendi mi otomatik olarak “gericilik”anlayan, geçmişi önemsemeyen, yüzü sadece ve sadece geleceğe dönük, taklitçi ve mekanik Batıcı elit kesim, bir tarafta sırf o elit kesime tepkisinden ötürü Osmanlı dendimi sadece övmeyi bilen, “atalarıma laf söyletmem” diye diye eleştirel düşünceyi baltalayan, varlığı öfkeli bir karşıtlık üzerine kurulu tepkisel-muhafazakar refleks…Al birini vur ötekine. İkisi de benzer şekilde ayıklamacı, ikisi de alabildiğine indirgemeci… Siyaset bilimciler tarafından “Kemâlist-İslâmcı çatışması” diye adlandırılan paradigmanın bizleri sıkıştırdığı çıkmaz sokak…Milletçe geçmişle ve ölümle ilişkimiz böylesine yaralı vearızalı olunca, ardından gelecek adına kurduğumuz her yapı boşlukta asılı kaldı. Bu yüzden işte, başlangıçlarımızda ne yazı, ne kelâm, sadece dipsiz boşluklar var. Dilden ayıkladığımız ve “eski” diye tanımladığımız canım kelimeler, tarihimizde işimize gelmediği için sahiplenmediğimiz safhalar, Batılı imajımızdan kazımaya çalıştığımız “Dolululuğumuz”, kültürel dokumuzdan çıkarmaya çalıştığımız melez desenlerimiz, bunca hor görmemize rağmen gene de bizimle gelen, bizimle kalan kozmopolitlik ve artık okuyamadığımız tarihî mezartaşlarımız… Hepsi atıldıkları çöplüklerde usul usul bekleşmekte ve ayıklanmış hayatlarımızın, ayıklanmış kültürümüzün yutucu boşluğunda bir başlarına salınmaktalar.

Zaman Gazetesi/ 08.08.2006





Mezar Taşları Eşsiz Bilgi Kaynakları

24 07 2007

Beşir AYVAZOĞLU 

      Yahya Kemal, ne zaman memleketin nüfusundan söz edilse ölüleri de hesaba katmak gerektiğini söylermiş. Haklıdır. Coğrafya, üzerinde yaşayanlarla karıla karıla vatanlaşır. Mezarlar ve mezarlıklar, aslında bu sancılı vatanlaşma macerasının somut şahitleridir. Her mezar, bu toprağa basılmış bir mühür ve tarihe düşülmüş bir not olarak görülmelidir.“şahide”ler, sadece mezarda yatanın kimliğine değil, bir medeniyete, bir var oluşa da şahitlik eder. Bu bakımdan mezarlıkları yok etmek, nüfus kayıtlarını silmek gibi, müstevlilere yaraşır bir barbarlıktır, soykırımıdır.

      Yok olan mezarlar ve mezarlıklarla birlikte, bu coğrafyada yaşayanlar ve yaşananlar hakkında en sahih bilgilerin de uçup gittiğini yeni nesillere anlatmak zorundayız. Bir kültürün tarihini mezarlıklardan yola çıkarak yazmak mümkündür. Ömrünü Osmanlı mezarlıklarını araştırmaya vakfetmiş bir kültür adamı olan Fâzıl İsmail Ayanoğlu, “Ortada mevcut yüksek sanat âbidelerimiz -faraza- olmasaydı bile, mezarlıklarımızda bulunan nihayetsiz eserler, bu milleti medeniyet göklerine çıkarmağa kâfi gelirdi” diyor. Özellikle Osmanlı mezarlıkları, bugüne taşıdıkları zengin bilgiler bir yana, benzersiz sanat eserlerinin sergilendiği galeriler gibidir.

      Mezar taşlarını ayak izleri gibi takip etmek suretiyle bir kültürün yaygınlığı hakkında açık fikir edinmek mümkündür. Bir mezarın mimarisi ve tezyinatı, hangi dönemde yapıldıysa, o dönem hakkında tartışılmaz bir belge niteliğindedir. Ayrıca süslemelerin ikonografik anlamları çözülerek din ve mezhepler tarihinin karanlık noktaları aydınlatılabilir. Mezar taşı kitâbelerini de, bir ülkenin siyasî, iktisadî ve kültürel tarihi, hatta savaşlar, istilâlar, depremler, yangınlar vb. hakkında bilgi kaynakları olarak kullanmak mümkündür. Bu kitâbelerdeki dil bile, yapıldıkları devrin tercihleri hakkında ipuçları taşır. Mesela 14. yüzyıldan itibaren Türkçe yazılmaya başlanan mezar taşı kitâbeleri, Osmanlı kimliğinin mahiyeti hakkında fikir vermektedir.

     Öte yandan, mezar taşı kitâbelerinden yola çıkarak kaligrafideki; motif yapısını ve üslupları inceleyerek tezyinattaki değişmeleri, tercihleri ve modaları kronolojik olarak takip etmek mümkündür.

      O halde her mezar taşı, hat sanatı ve tezyinat tarihi açısından da büyük önem taşımaktadır. Bazı kitâbeler, büyük hattatların imzalarını taşıdığı için ayrıca önemlidir, bazı mezar taşları da isimleri başka türlü kayda geçmemiş hattatlar, mimarlar, hakkâklar vb. hakkında yegâne bilgi kaynağıdır.

       Osmanlı mezarlıklarının bugüne taşıdıkları bilgiler açısından insanlık tarihinde benzersiz olduğu bilinen bir gerçektir. Mezar taşlarının dilini bilen biri, üzerinde hiçbir yazılı kayıt olmasa bile, süslemelerinden, kavuğun şeklinden vb. hem o mezarda yatan kişinin kimliği, hem de yaşadığı devir hakkında şaşılacak zenginlikte bilgiye ulaşabilir.





Kadın Mezar Taşları

24 07 2007

a1.jpg

Hanımların mezar taşları, bir kadının incelik ve letâfetini en güzel şekilde ortaya koyan çiçeklerle süslüdür. Osmanlı hanımları günlük hayatta hotoz taktıkları için, hotoz başlıklı mezar taşları da görmek mümkündür.

Osmanlı’da genç yaşta, evlenmeden ölen bayanların mezar taşları duvak şeklinde yapılmakta, bu mezarların ayak taşına kırılmış bir gül goncası işlenmektedir. Bazı hanımların mezar taşlarında yıldız şeklinde bir arma bulunmaktadır.

Kadın mezar taşlarında 18. yüzyıldan sonra Batı tesiri süsleme çok fazla hissedilir. Uzaktan bakıldığında çiçeklerle sarılmış bir kadın heykelini andıran taş, sembolizm açısından bir zirvedir.**   





Bir Kabrin Başına Git Ve Düşün!

24 07 2007

a2.jpg

Ey masal ve hikaye olmuş, kendinden geçmiş adam!

Masalı ne vakte kadar dinleyeceksin?

Bir kabrin başına git de dur ve düşün!

Ey bilgisiz kişi!

Ömrünün atlasını, gurur terazisi ay makasıyla parça parça edip duruyor.

Sen hala “Yıldızım beni hep güldürseydi” deyip duruyorsun.

Hz. Mevlana





Mezar Taşlarında Hüve’l-Bâkî

24 07 2007

a3.jpg

     Mezar taşlarının üzerindeki kitâbelerde en çok rastlanan Hüvel’l-Bâkî ibaresi, değişik şekillerde istiflenmiş ve insanı büyüleyen kendine çeken her ayrı usta tarafından özenle yazılmıştır.

    Hû: Türkçesi O’dur. Gösterme adıdır diyenler olduğu gibi, Zât adı diyenler ve bu adı, Allah’ın en büyük adı sayanlar da vardır.

    Bâkî: Bir nesnenin varlık süresi, ilk durumu üzere sürüp gitmesi demektir. Fenâ’nın tersidir. Bir de görüp gözetmek, bakmak manasına gelir.

    Buna göre Bâkî (kalan, kalıcı) Hüve’l-Bâkî (O Kalıcıdır.) Yani yeryüzünde herşey fânidir, gelip geçicidir. Bâkî olan yalnız ve ancak Allah’tır.  





Biter…

24 07 2007

a4.jpg

Kakılır bir yerde, kalır oyuncak,

Kurgular biter.

Ölüm… O geldi mi ne var korkacak?

Korkular biter.

Fikir, açmaz artık beyinde kuyu;

Burgular biter.

Unuturuz hayat adlı uykuyu,

Uykular biter.

Biter, her şey biter; ses, şekil ve renk,

Kokular biter.

Kabir sualiyle kapanır kepenk,

Sorgular biter.

Necip Fazıl