Konuşan Mezar Taşları

2 08 2007

Konuşan mezar taşları

‘İstanbul’da Ölüm’, Osmanlı döneminde Türk ve İslam kültürüyle modernleşmenin ölüm kavramına ve âdetlerine yansımalarını başarıyla anlatan bir kitap…

15/9/2006 – Radikal Gazetesi

AYŞE HÜR

Kent kimliğinin en önemli unsurlarından biri olan mezarlıklar bazen geleneğin yaratılmasında, bazen mekânın sahiplenilmesinde, bazen değişimin ve modernleşmenin taşınmasında rol oynayabilir mi?

 Mezar taşları hem altında yatan kişinin kimliğini, sosyal statüsünü, hayat hikâyesini anlatabilir hem de dönemin estetik anlayışı, toplumun ölüme bakış tarzı, siyasal ve ekonomik düzeni hakkında fikir verebilir mi? Dahası mezar taşları, veraset ilamları, minyatürler, post mortem fotoğraflar, ya da ölüm ilanları aracılığıyla bir dönemin inanç, düşünce, duygu ve zihniyet dünyasını okumak mümkün olabilir mi?

Bu ve benzeri onlarca soruya cevap vermek açısından Garanti Bankası ve Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma Merkezi’nin işbirliğiyle 16 Kasım 2005-31 Mart 2006 tarihleri arasında gerçekleştirilen ‘İstanbul’da Ölüm, Osmanlı-İslam Kültüründe Ölüm ve Ritüelleri’ başlıklı serginin kitabı eşsiz bir kaynak.

Kitap, sadece derinlikli metni ile değil, zengin görsel malzemesi ve özenli baskısı ile de ilgiyi hak ediyor.
Sergiyi düzenleyen ekibin başkanı ve metin yazarı Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Edhem Eldem beş yüz yıllık uzun bir dönemi ele alırken en çok gelenek ve değişim arasındaki ilişkiyi tespit etmekte zorlandığını, çünkü gelenek ve modernliğin sanıldığından çok daha geçirgen olduğunu belirtirken, 18 ve 19. yüzyılda yaşanan ciddi dönüşümlerin ancak gelenek/modernlik ikilemi ile açıklanabildiğini fakat modernleşme denilen olgunun sadece Batılılaşma gibi dış bir etkenden değil aynı zamanda içi dinamiklerden beslendiğini söylüyor. “Ölüm, sanıldığından çok daha ‘canlı’ bir şey” diyen Eldem, “ölüm konusunda ‘Osmanlı’ diye nitelenebilecek bir model var mıydı?” sorusuna belli belirsiz bir kronolojik kurguya yerleştirilmiş tematik başlıklarla cevap veriyor. En kısası iki, en uzunu sekiz sayfa süren, Madde ve Ruh, Ölümü Beklemek, Üçü Bir Yerde: İntihar, Cinayet ve İdam, Milliyetçi Manifesto, Ölüleri Unutturmaya Çalışmak ya da Alafranga Acele Taziye gibi ilginç adlar taşıyan bölüm başlıkları ise kitabın zengin içeriğinin en önemli ipuçları.

Türkleşmenin ilk işareti

‘Kent ve Ölüm’ adlı ilk bölümde kitaba adını veren dört kavram hakkında temel bilgiler verildikten sonra İslam öncesi Türk adetleri ile İslam kültürünün nasıl yer değiştirdiği anlatılıyor.

Bu bölümde İstanbul’un ölülerle canlıların iç içe yaşadığı bir kent olduğunu, 1300′lü yıllarda Osmanlıların İslam öncesi Türk gelenekleri uyarınca kişinin ruhunun kemiklerde saklı olduğu düşünüldüğünden ölümün ardından vücud ya hayvanlara yedirildiğini ya da ağaç kazık, sunak gibi yükseltilere yerleştirilip çürümeye bırakıldığını, II. Murad’ın vasiyetinde “sünnete uygun biçimde defnedilmek istediğini” belirtmesinden o tarihte hâlâ belli bir usul olmadığını öğreniyoruz. ‘İktidar ve Ölüm’de yazarın deyişiyle ‘İstanbulluların en İstanbullusu, Osmanlıların en Osmanlısı, Müslümanların en Müslümanı olan’ Osmanlı padişahlarının ölümlerini okurken 1421′den 1566′ya kadar uygulanan ve iktidar boşluğu oluşmaması için, padişahın ölümü halefinin cülusuna kadar gizli tutulması demek olan ‘ölüm sırrı’ ile tanışıyoruz.
Kitabın bütününden öğrendiğimiz en önemli bilgi beş yüz yıl boyunca bir yandan ulema İslamı ile halk İslamı arasında; diğer yandan alt sınıflar ile üst sınıflar belirgin bir farklılaşma yaşanırken, değişimin ortak paydasının İslam öncesi Türk kültürüne dönüş olması. İlk dönemlerinde, Anadolu’da hâkim olan sivri kemerli ve Arapça kitabeli bir modeli benimseyen Osmanlılar, 15. yüzyıldan itibaren yeni bir arayışa girip, zamanla da kendi üsluplarını yaratmışlardı.
Türkleşmenin ilk işareti mezar taşlarının üst kısmına ölen kişiyi temsil eden serpuş ya da başlığın taştan bir örneğinin yerleştirilmesiyle karakterize olan antropomorfizm (insan şekilli) eğilimi.

Türkleşmenin bir diğer kanıtı taşların üzerine bir zamanlar Arapça, Farsça ve nadiren Türkçe sözcükler yazılırken, 17. yüzyıla gelirken Türkçenin ağırlığının artması.

 Ulema taşlarında hâlâ Arapça kullanılmakla birlikte çoğu kitabede ‘Hüve-l Baki’ ve sondaki ‘el Fatiha’ dışındaki sözcükler Türkçeleşmeye başlıyor. Böylece mezar taşları kutsallık halesini kaybederken, giderek yükselen boyları, büyüyen yüzeyleri, yüzeyleri tıka basa dolduran yazıları sayesinde artık bu dünyayı terk eden ölünün sadece künyesini değil, bu dünyada yaşadıklarını, duygularını, düşüncelerini anlatan sosyal metinlere dönüşüyor.

“Pür laik” bir mezar

Kitabın ortaya çıkardığı başka ilginç nokta zihniyetlerde bir modernleşme yaşanmadığı halde insanların tek tek davranışlarının modern işaretler içermesi. Örneğin henüz dokuz yaşındayken bir tramvay kazası sonucu ölen Mehmed Enver Gaffarof’un ölümünün modern nedeni mezar taşına ‘şehid-i tramvay’ olarak aktarılıyor. Bir başka mezar taşında “Layık mı bu hal o vücud-ı naziktere/Kıydı ömr-i azizine hain İngiltere” veya “Düşman tayyaresinin bombasıyla/Şehid düşen Kale-i Sultaniye (Çanakkale) muhasebecisi” gibi kitabelerde geleneksel kavramlarla modern kavramlar harman ediliyor. 1911′de 31 Mart Vak’asında hayatlarını kaybeden subayların anısına dikilen Abide-i Hürriyet ise ilhamını Batı’nın kripta (mezar odası) geleneğinden almış görünüyor. Yazara göre, Abide ayrıca “vatan=devlet” denkleminin “vatan=millet” denklemine çevrilmesini sembolize ediyor. 1878 yılında vefat eden ve aslen Fransız asıllı bir Prusyalı olan serdar-ı Ekrem Mehmet Ali Paşa’nın çerçeveli bir fotoğrafını tutan üç damadını gösteren post mortem ‘fotoğraf içinde fotoğraf’ ise damaklarda gayet post modern bir tad bırakıyor!

İmparatorluğun çöküşünün getirdiği yıkım duygusunu da mezar taşlarından izlemek mümkün. 1921′de Ermeni militanı Misak Torlakyan tarafından öldürülen Azerbaycan Dışişleri Bakanı Behbud Han Civanşir’in Yahya Efendi Dergahı’ndaki mezar taşında Celal Sahir’in (Erozan) bir şiiri yazılmış. “Geçme dur önünde hürmetle eğil/ Lanetle an hakka saldıran eli/ Asla uyumasın beyninde kinin/ Mukaddes borcundur intikam almak/ İstersen yaşasın milletin dinin/ Nur ol zulmeti boğ, nar ol zulmeti yak” dizeleri ilk kez bir mezar taşında ulusal duygular gibi modern, nefret, kin, intikam gibi dine aykırı düşüncelerin yer alması açısından sarsıcı bir örnek.

İntikam sözcüğü 1913′de Bulgarlar tarafından öldürülen Reşid Fuad Bey’in anıt mezarında tekrar karşımıza çıkıyor. Osmanlı Devleti ile Cumhuriyet Türkiyesi arasındaki ideolojik köprüyü oluşturan Ziya Gökalp’in mezarı ise geçiş dönemindeki militan ruhu yansıtıyor. İstanbul’da vefat eden ve Divanyolu’ndaki II. Mahmud Türbesi’nin haziresine gömülen Gökalp’in Birinci Ulusal Mimari Uslupta yapılmış gösterişli sandukasının başındaki kitabesi gayet milliyetçi bir dille kaleme alınmış. Ama daha önemlisi, kitabede ‘hüve’l baki’ ya da ‘El Fatiha’ gibi en alışıldık türden dinsel göndermeler bile yok, yani ‘pür laik’ bir mezar söz konusu.

Cumhuriyet döneminde mezar taşları nasıldı? Laikliğin ölüm adetlerine yansıması nasıl oldu? Görülen o ki Arap harflerinden Latin harflerine geçişle gelenek toptan kaybolmuş gibi. Bugün önemli mezarlıklardaki taşlar bile genellikle ad soyad, doğum ve ölüm tarihlerinin üzerine bazen kondurulan “hüve’l-bâkî”den oluşan basit metinli, başlıksız, bembeyaz ince mermer levhalardan ibaret. Bu durumun neye işaret ettiği başka bir araştırmanın konusu olmalı. Ama Osmanlı döneminde Türk ve İslam kültürü ile modernleşmenin ölüm kavramına ve adetlerine yansımaları için İstanbul’da Ölüm çok ufuk açıcı bir kitap.


İşlemler

Bilgi

Yorum yapın