Mezar Taşı Üzerinden Kültür Savaşı

6 08 2007

Mezar taşı üzerinden kültür savaşı

Trakya’da başlatılan kültür

savaşı sır taşlar üzerinden

 yapılıyor. Taşlara değişik

 anlamlar yükleyenlerle

 arasındaki tartışma sürüp

 gidiyor.

 

Haşim Söylemez

AKSİYON

29/05/2006


Türkiye’nin bulunduğu coğrafya geçmişten günümüze hep kilit bir role sahipti. Aradan geçen binlerce yıl bu gerçeği hiç değiştirmedi. Aksine önemini bir kat daha artırdı. Hem de sahip olduğu eşsiz kültürle. Son zamanlarda Anadolu üzerinde sessiz bir kültürel savaş yaşanıyor. Özellikle Trakya’da. Bu mücadele “menhir” denen (dik olarak yerleştirilen ince uzun kaya blokları veya başka bir deyişle dikilitaşlar) ancak gerçekte mezar taşlarından başka bir şey olmayan sır taşlar üzerinden yapılıyor. Bazı Batılı araştırmacılar ve kimi yerli arkeologlar bu taşların Batı’daki karşılığıyla menhir adı verilen, daha çok astronomik gözlemler ve ayinler yapmak için açık hava tapınaklarında kullanılmış dikilitaşlar olduğunu, dolayısıyla bu bölgede Türk-İslam kültürünün izleri olmadığı tezini öne sürüyor. Trakya Üniversitesi Sanat Tarihi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Engin Beksaç söz konusu taşların Trakya’ya ilk gelen Osmanlı akıncıları zamanından başlayarak uzun bir zaman diliminde kullanılmış Müslüman mezarlarının bir parçası; hatta yöreye hâkim olan Bektaşi veya benzeri mezheplere bağlı Osmanlı tebasının mezar geleneğinin bir sonucu olduğunu savunuyor. Beksaç, ekibiyle birlikte yaptığı arkeo-astronomik prensiplere ağırlık veren saha araştırmalarıyla tezini destekleyen verilere ulaşmış. Ayrıca, devam eden bir projenin parçası olan araştırmalarını sonuçlandırıp resmi bir rapor halinde Turizm ve Kültür bakanlıklarına da sunmuş.

Geç Ortaçağ sürecinde Osmanlılar tarafından fethedilen hemen her bölgede görülen, bu süreçte Bizanslıların elinde bulunmadığı bilinen ve bütün Trakya’yı kapsayan alanda bulunan bu dikilitaşlar son yıllarda Kültür ve Turizm Bakanlığı onaylamadığı için resmiyeti bulunmayan izinsiz birçok araştırmaya konu ediliyor. Başta İngiltere olmak üzere bazı yabancı kuruluşlar tarafından finanse edilen kişilerin Trakya’da yaptıkları izinsiz çalışmalar, çeşitli dergilerde ve internet sitelerinde yayınlanıyor.

Bu konuda resmi çalışma yapma onayını elinde bulunduran Beksaç’ın dışındakilerin ana teması bu taşların Trakya’ya 14. yüzyıldan sonra damgasını vuran Türk kimliğiyle ilgili olmadığı konusunda birleşiyor. Bu görüşe göre, Trakya’ya ilk ayak basan Türk akıncıları dikilitaşları burada bulmuşlar ve kendileri de o alanları mezarlık sanarak kullanmışlar.

Avrupa’da bu tezi savunanların başında arkeolog Dr. John Chapman geliyor. Türkiye’de de Prof. Dr. Mehmet Özdoğan menhir fikrini savunan önemli isimlerden biri. Atlas Dergisi’nin Mayıs 2006 tarihli 158. sayısında Özdoğan tarafından kaleme alınan “Kapaklıkayalar Trakya’nın Sır Taşları” başlıklı yazıda, sözü edilen mezar taşları ile ilgili olarak şöyle deniyor: “Bu tür dikilitaşlar Batı ve Kuzey Avrupa megalitik anıtlarının ayrılmaz bir parçasıdır ve diziliş şekillerine göre menhir, kromlek gibi farklı terimlerle tanımlanır. Kapaklıkayalar ile dikilitaşların aynı yerde bulunması ister istemez menhir geleneğini çağrıştırır. Ancak bunlar bölgeye gelen ilk Türk akıncılara ait ‘şehit mezarları’ olarak bilindiğinden çoğu kez modern köy mezarlıkları ile bütünleşmiş durumdadır.”

BEKTAŞİ MEZARLARI

Prof. Dr. Beksaç’ın ısrarla vurguladığı husus ise bunların esasında Avrupa’da bulunan ayin taşları gibi bir düzenlemeye sahip olmadığı ve basit bir pusulayla bile Türk mezarlıkları olduğunun kanıtlanabileceği yönünde. Beksaç bu noktada Edirne çevresinde ve Trakya’nın birçok bölgesinde bulunan bu tip dikilitaşın içinde neden sadece ıssız bölgelerde bulunan örneklere bu tezlerde yer verilirken, İslam kimliği inkâr götürmeyen mezarlık alanlarında bulunan benzer taşların varlığının değerlendirmeye alınmadığını soruyor. Beksaç, Trakya bütününde ayinsel işlev taşıyan alanların dikilitaşlarda değil başka anıt tiplerinde aranması gerektiği fikrini savunuyor: “Maalesef bazı bilim adamları megalit ve dikilitaş kullanımı konusunda kulaktan dolma bilgilerle hareket ediyor. Bu tavır yanlış sonuçlar doğuracak ve doğuruyor.”

Dikilitaşların Avrupa’daki en meşhuru İngiltere’deki Stonehenge ve Avebury. Menhir olarak bilinen bu taşlar, tören ve ayin alanlarını belirlemek ve ayinlerin mevsimsel çevrimini işler kılmak için dikilmiş. Bazı noktalarda içinde bu ayinler esnasında kurban edilmiş insanların kalıntıları bulunmuş olsa da bir mezarlık olgusu burada ön plana çıkmıyor. Trakya’daki taşların bu tip tören alanlarıyla hiçbir ilgisi olmadığı anlaşılıyor. Trakya’daki en önemli dikilitaş alanı Edirne’de, Lalapaşa ilçesine bağlı Çömlekakpınar köyü yakınlarındaki Kırıkköy adıyla bilinen yer. Bölgede arkeo-astronomik çalışmalar ve yön tespitleri yapıldığında dikilitaşların kuzeydoğu-güneybatı yönünde (ölünün yüzü kıbleye gelecek şekilde) dizildiği ve bunun İslam mezarlık geleneğiyle aynı olduğu anlaşılıyor.

Trakya taşlarının menhir olduğu tezini savunan araştırmacıların ileri sürdüğü argümanlardan biri bu taşların üzerinde ölüyü anlatan ya da ölünün ruhuna dua okunmasını isteyen yazıların olmaması. Oysa bu varsayım uzmanlara göre baştan sona hatalarla dolu. Çünkü İslam inancında baş ve ayakucu taşlarının yazısız olması ve mevtanın kimliğinin saklanması çok daha kutsal kabul edilen bir husustur. İslam inanışında gerçek anlamda zahit olan kişilerin mezarlarına yazı yazılmaması önemli bir ilkedir. Prof. Dr. Beksaç, “Edirne çevresindeki bazı dikilitaşlar üzerinde çok zor da olsa Arap harfleriyle yazılmış örnekler bulmak mümkün. Ama bu taşlar uzak kırlarda değil erken süreçlerde Osmanlılar adına Trakya’nın fethinde önemli görevler üstlenmiş Akıncı ve Sipahi Beyleri’nin yaptırdığı cami ve mescitlerin hazirelerinde duruyor. Elimizde bunların örnekleri var.” diyor.

BU TARTIŞMA NİYE?

Kuzeybatı Anadolu’dan gelen ve ağırlıklı olarak Danişment iliyle bağlantılı Türkmen gruplarının Trakya’ya yerleşmesi 1358- 1368 tarihleri arasında yaygınlık kazanıyor. İslam mezar taşlarının üzerine yazı yazılmaya başlanması Edirne ve Trakya çevresinde 1420’ler ve sonrasında görülmeye başlanıyor. Bu durum, Osmanlıların Trakya ve Balkanların önemli bir bölümüne hâkim olması ve yerleşim süreciyle ilişkili olduğu gibi, şehir hayatının gelişmesinin de bir sonucu. Kırsal kesimde, tüm göçer Türkmen gruplarında görülen bir tavır olarak yazısız mezar taşı dikme eğilimi sürüyor. Dolayısıyla bu dikilitaşların üzerinde yazı olmaması kadar doğal bir durum yok.

Bu şekildeki mezar taşları geleneği daha çok Asya kültüründen geliyor ve Anadolu’nun birçok mezarlığında aynı örnekleri görmek mümkün. Kaldı ki, bu mezar taşları, Trakya’ya gelen Osmanlı’nın öncü olarak tabir edilen topluluklarına, akıncılarına, erenlerine, Ahilerine, Bektaşilerine ve hatta Bedrettincileri’ne ait. Prof. Beksaç, dikilitaşların Türk-İslam kültürünü temsil ettiği görüşünde: “Fethi tamamlanmamış bir bölgedeki akıncılar için yazılı mezar taşı bırakmak pek uygun olmasa gerek. Taşların yönleri de burada çok etkili bir faktör. Herkesin kafasını taşların büyüklüğü karıştırıyor. Ancak bu çok yadsınacak bir durum değil. Asya ve Anadolu’da benzer örnekleri çok fazla. Avrupa tipi dikilitaşlar bunlardan çok farklıdır. Asya’da dikilitaş geleneği çok güçlüdür. Avrupa mı, Asya mı uzman bir göz bunu hemen anlar. Bu tür mezar taşlarının kaynağı Asya’dır. Aslına bakarsanız, Kırıkköy’de bir çalışma esnasında defineci çukurlarından birinde insan kalıntılarını yani ufalanmakta olan kafatası ve kemik parçalarını görmüştüm. Kırıkköy’deki mezar taşlarının yönleri, dikiliş biçimleri ve bu insan kalıntıları buranın bir erken ayin merkezi olması tezlerini çürütmeye yetiyor. Bölgede yaşayan halk da bu taşların bulunduğu alanı, diğer pek çok örneği gibi, mezarlık olarak biliyor.”

Peki, son yıllarda bu taşlar niye bu kadar kıymete bindi? Aslında bu sorunun cevabı yeni bir bilgi elde etmenin refleksi olarak açıklansaydı anlaşılabilirdi. Ama durumun öyle olmadığı Yunanistan Dışişleri Bakanı’nın “Pontus soykırımı yapıldı” vurgusuyla kısmi bir paralellik kazanıyor. Çünkü bu bölgede böyle bir kırımın yaşandığı hatta bir kültürün yok edildiği görüşü savunuluyor. Durum böyle olunca sıradan taşlar gibi görünen bu anıtlar konuya biraz daha hassasiyetle bakılmasına sebep oluyor.

Bu çalışmanın arkasında kimler var sorusunu Beksaç şöyle açıklıyor: “Taşların ısrarla menhir olarak kabul ettirilmeye çalışılması hayli ilginç. Trakya’da tüm gerçekliğine rağmen erken Osmanlı dönemine ait kimlikleri, dolayısıyla Türk kimliğini uzun vadede olsa yok etme çabası ve belki de başka taleplerde bulunma çabası var. Burada, Türk tarihine ve Türk kimliğine çok farklı bir görüntü vermek isteniyor.”





Nasıl Yaşarsanız Öyle Gömülürsünüz…

6 08 2007

Nasıl yaşarsanız öyle gömülürsünüz

Tuba Özden

 

Aksiyon Dergisi

 

03/04/2006



     Takım logosu, enstrüman, fotoğraf gibi simgelerin bulunduğu mezar taşları günümüz insanının hayata bakışını yansıtıyor.

     Gündelik hayata dair izleri en belirgin şekilde kıyafetlerde görmek mümkün. Hayatın nasıl algılandığı hakkında bilgi edinmek için yaşayanların kıyafetleri bir yana mezar taşları da önemli bir gösterge. Modern dönemde sosyal hayatın dışına atılsa da mezar taşları değişen yaşam tarzlarından payını alıyor. Geçmişte bir sanat eseri gibi işlenen, üzerinde edebi yazıların bulunduğu taşları günümüzde takım logoları, mesleğe dair işaretler, ilginç mısralar ve aklınıza gelebilecek her türlü imaj süsleyebiliyor. Bu başıboş çeşitlilikle birlikte mezarlıklarda din, kültür hatta dile dair veriler gün geçtikçe belirsizleşiyor.

“Eskiden hayat ve memat bir aradaydı.” diyor Marmara Üniversitesi öğretim üyesi Haluk Dursun. “Evin camını açtığınızda mezarlık çıkardı karşınıza ya da yol üstünde cami ve türbelere ait hazirelerin önünden geçerdiniz bir şekilde. Adım başı karşınıza çıkan mezarlar içten içe ölümden kaçamayacağınıza da işaret ederdi.” Dursun’a göre, mezarlıkların bu kadar göz önünde bulunması beraberinde güzel görünmesi anlayışını da getirdi o dönemde. Çünkü Osmanlı’da ‘üç selim’ formülü vardı: Kalb-i selim, akl-ı selim ve zevk-i selim. Dursun, “Güzel zevk sahibi olmak hayatın her noktasında olduğu gibi öldükten sonra da mezar taşında ifade bulur. Bunda ise bir takım felsefi düşünceler ve semboller etkili olurdu.” diyor.

‘Elif’in simgesi servi ağacının, mezar başına dikilmesi bunlardan biridir. Mezar taşları da tıpkı ağaçlar gibi tevhide işaret eden ‘elif’ şeklindedir. Taşta mutlaka Allah’ın bâki olduğuna değinilir, ardından fâni olan kişi hakkında bilgiler verilir. Mesleğe dair malumat vardır taşta lâkin önemli olan kişinin meşrebinin ne olduğudur. Önce şiir sanatı girer devreye, ardından hat sanatçısı mezar taşına yazılacak sözcüklere güzel bir vücut giydirir. Son olarak hakkâk hünerini ortaya koyar ve bütün incelikleriyle şiiri nakşeder. Ölen kadın ise duvak çizilir, erkek ise mesleğine işaret eden bir serpuş yapılır. Taşlarda muhakkak her faninin ölmeye mahkûm olduğu ifade edilir ve ölülerin hayırla yâd edilmesi gerekliliği zikredilir. Böylece gündelik hayat içerisinde ölüm ile bir şekilde diyalog kurulurdu.

‘RUHUNA EL-FATİHA’YA VEDA…

Haluk Dursun, “Eskiden bir mezar taşını görmek, arşiv belgesi gibi, kişi hakkında kanaat sahibi olmaya imkân sağlardı.” diyor. Günümüzde de bu yaklaşımın farklı yansımaları mevcut. Yine meslekler, ilgi alanları ya da makama dair işaretler var. Eğer fanatik bir taraftar ise tuttuğu takımın logosu, müzisyen ise çaldığı enstrümanın resmi, sinema oyuncusu ya da yönetmen ise film şeridi, mesleğe dair armalar yeni mezar taşlarının en rağbet gören şekilleri. ‘Hüve’l-Bâki’, ‘Ruhuna el-Fatiha’ gibi alışık olduğumuz ifadelerin yazıldığı taşlar azalmakla beraber daha çok Batı ülkelerinde görmeye alıştığımız ölen kişinin fotoğrafının taşa aktarılması son yıllarda moda. Özellikle yeni mezarlıkları dolaştığınızda hayrete düşürecek kadar farklı örnekler çıkıyor karşınıza. Bazıları bir anıt gibi yükseliyor, bazıları ise ‘Harry Potter’ filmlerindeki garip yapıları hatırlatıyor. Lale, şapka, kalp, kitap şeklinde olan taşlar da var, Roma eserlerinin minyatürü diyebileceğimiz mezarlar da.

Bir de büyük mezarlar var ki ziyaretçileri için oturma yeri dahi düşünülmüş. Günümüzün teknolojisi güvenlik kamerası ya da özel güvenlikler bazı mezarlarda yerini almış. Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim görevlisi Aziz Doğanay her dönemin sosyal, ekonomik, kültürel yapısının mezarlara farklı yansıdığını kabul ediyor; geçmişteki mezarlıkları asil, günümüzdekileri ise ‘yoz’ olarak değerlendiriyor. Aslında dönem insanının kendini ifade etme sorunu mezarlıklara da yansıyor. Belli ki gidenler bir cümleyle de olsa mezar taşı vasıtasıyla dünyadaki varlığını sürdürmek istiyor. Fakat içinde iyi örnekler olsa da bir bütün olarak bakıldığında karşımıza iyi bir paragraf değil kafa karışıklığından ibaret bir manzara çıkıyor.

“Mezarlıklar ardında bir dünya görüşünü barındırır. Geçmişte kişiye dair birçok ipucu veren taşların yerini bugün ne yazık ki vasıfsız taşlar aldı.” diyor Hüseyin Kutlu. Şimdiki mezarlara bakarak ancak merhumun zengin ya da fakir olduğuna dair fikir yürütülebileceğine işaret ediyor. Hâlbuki üzerindeki yazıyı okumadan, sırf mezar taşına bakarak geçmişte kişi hakkında malumat sahibi olmak mümkündü. Özellikle 18. yüzyıldan sonra çeşitlenen taşlarlarda neredeyse her sınıfın bir alâmetifarikası vardı. İlmiye, esnaf teşkilatı ya da askeriyenin taşları kendine hastı. Kişinin vasfına göre taç üzerindeki sarıkların şekli hatta dolanma sayısı bile değişebiliyordu. Bu etkileşim, yaşam ile ölüm arasındaki çizgiyi de belirsizleştiriyordu.

MEZARLARA NE OLDU?

Peki, insanla adeta konuşan, incelikle işlenen mezar taşlarının yerini ne oldu da mermer yığınları aldı? Aziz Doğanay’a göre bu, ekonomik ve sosyolojik bir vakıanın sonucu. “Cumhuriyet döneminde eski harflerin, kıyafetlerin değişmesi ister istemez mezarların şekillerine de yansıyor. Kıyafet kanunu ile serpuşlar ortadan kalkıyor, taşların üzerindeki Osmanlıca metinlerin yerini Latin harfleri alıyor.” Mezar taşlarındaki değişim tarihle paralel ilerliyor, sosyolojik, ekonomik çözülmeler mezarlıklara da yansıyor. “Bugün basit bir mezar taşı yaptırmak bile masraflı; mermer de işçilik de pahalı.” diyor Doğanay. Sonuçta işçilikten ziyade malzemenin ön plana çıktığına dikkat çekiyor.

Mezarlıkları biçimlendiren en önemli etkenlerden biri de ölüme karşı alınan tavır. Anadolu Türklerinin ‘ölüm tasavvuru’ sadece İslamiyeti değil, daha önceden gelen ve İslamiyet’in törpüleyerek içine aldığı geniş bir nazariyeyi içinde barındırıyordu. Bu yaklaşım, mezarların konumlanması ve şekillenmesinde de tezahür ediyordu. Hüseyin Kutlu, yaşanan sosyal çözülme ile ölümün yaşamdan tecrit edildiğine dikkat çekiyor. “İnsan ebedi istikrar düşüncesinden uzaklaştırıldı. Eskiden ölülerle birlikte yaşanırdı; hazirelerde, evlerin bahçesinde mezarlar vardı. Düşünsenize bahçesinden geçen kişi her gün dedesinin, ninesinin mezarını görürdü. Eski mezar taşları vefat eden kişiye vefanın bir göstergesiydi. Emek verilen, masraf edilen ‘şahide’ denilirdi mezar taşına. Mezarın özenle yapılması ölüye vefa borcu olarak görülürdü.”

Sosyal hayatın merkezindeki mezarlar, belli ki mekânlarla birlikte zihinlerden de uzaklaştırılmış. Hâlâ çocuk doğduğunda göbeğini türbe civarına gömen, bayram, sünnet ya da düğünden sonra mezarlara ziyaret yapanlar var. ‘İki dünya arasındaki kapı’ olarak da anılan mezar taşları kimileri için önemini koruyor. Birçoğu için ise ahirete açılan kapıdan ziyade bir heykel gibi dünyadaki varlığı ebedileştiriyor.

DÜNYA İLE AHİRETİ BULUŞTURACAĞIZ

Mezarlıklar Müdürlüğü’nün mezar taşlarının biçimi konusunda herhangi bir standardı yok. Belediye Meclisi’nin belirlediği 50 cm’yi geçmeme kuralı ise uygulanmıyor. Mezarlıklar Müdürü Adem Avcı, ahlâka, geleneklere, mezarlık kültürüne aykırı olmama şartıyla mezar sahiplerinin şekilde belirleyici olduğunu dile getiriyor. Fakat hazırladıkları bir proje ile mezarlık kültürünün değişmesini hedefliyor. Proje kapsamında çift katlı mezarların toprak seviyesine 40 cm kala beton kapaklar kapatılarak, üzeri çiçeklendirilecek. Mezar sahibinin künyesinin yazıldığı, zemin seviyesinde mezarlıklar yapılacak. Yeşilin hâkim olduğu bu mezarlıklarda insanların park gibi vakit geçirebileceğine değinen Avcı, amaçlarının mezarlıklar vasıtasıyla dünya ile ahireti yine bir araya getirmek olduğunu söylüyor.





Sessiz Ülkenin Konuşkan Taşları

2 08 2007
Sessiz ülkenin konuşkan taşları

BURHAN EREN

Turkuaz – 202.Sayı

Tarihî mezar taşlarının sahip oldukları değer ve bugüne taşıdıkları zengin bilgi, onca yıkımdan sonra nihayet fark edilmeye başlandı. Ancak bu miras, hâlâ sahipsiz ve korunmasız…Geçen 70-80 yılda tarihî ve kültürel mirasımıza yönelik kadir kıymet bilmezliğimizin en çarpıcı, en buruk göstergesi hiç şüphesiz tarihî mezar taşlarıdır. Binbir çeşit süsleme ve hatla, sanat ve estetik değerin üst mertebelerine yükseltilmiş bu taşlara biçtiğimiz kader, yaşadığımız toplumsal vandalizme şahitlik ediyor adeta. Mezarlardan kopardığımız bu taşları, ufalayarak mozaik, nostaljik köşelere yerleştirerek dekorasyon malzemesi, yola atarak kaldırım taşı, bina yaparken temel taşı, hatta tuvalet taşı olarak kullandığımız oldu. Harap bir halde yerinde kalmayı başaran tarihî mezar taşları ise mezarlıklarda sahipsiz ve korunmasız bir şekilde, çalınmayı, talan edilmeyi, en iyi ihtimalle kendiliğinden yok olmayı bekliyor.

Fakat bu acıklı tablonun aksine, paha biçilmez bu kıymetin farkında olanları ümitlendiren gelişmeler de oldu yakın dönemde. Son bir yılda çeşitli mezarlık ve hazirelerde bulunan mezar taşları ile ilgili yayınlanmış üç kitap, ‘Osmanlı-İslam kültüründe ölüm’ temalı bir serginin mezar taşları bölümü ve bu sergi kapsamında mezar taşları ile ilgili yapılacak bir söyleşi, bu gelişmelerden birkaçı. Çeşitli disiplinlerden, mezar taşları üzerine çalışan araştırmacı ve bilim adamlarının az da olsa artan sayısı da bu gelişmelere eklenebilir.

Kitaplardan ilki, İstanbul’da Hekimoğlu Ali Paşa Camii haziresindeki tarihi mezar taşları ile ilgili yapılmış çalışma. Damla Yayınları tarafından yayınlanan ve ‘Kaybolan Medeniyetimiz’ adını taşıyan çalışmayı, bu camide 24 yıl imamlık yapan ve günümüzün önde gelen hat sanatçılarından biri olan Hüseyin Kutlu hazırladı. Haziredeki bütün mezar taşlarının nitelikli görsel kayıtlarının bulunduğu ve üzerlerindeki yazıların tercüme edildiği çalışmada, mezar taşlarının sembolik dili ve Ali Paşa Camii ile ilgili zengin bir bilgi sunuyor. Hattat Kutlu’nun cümleleriyle, kitabın ifade ettiği anlamlardan biri şu: “Ali Paşa imamının ‘İslam bir medeniyettir, bu medeniyetin merkezi ise camidir. O halde cami muhteşem İslam medeniyetinin bütün güzelliklerini bünyesinde cem eden bir merkez olmalıdır.’ tezinden hareketle başlattığı cami modeli çalışmasının bir kesitini yansıtıyor. Ayrıca kolektif bilincin, cemaat şuurunun; imam ve cemaatin neler başarabileceğine dair bir belge hüviyeti de taşıyor.”

Eski mezar taşlarında tatmin var, yenilerinde doymamışlık okunuyor

İkinci kitap ise Konya’daki çeşitli mezarlıklarda bulunan tarihî mezar taşlarının bir kısmının yer aldığı, üzerlerindeki yazıların çevrildiği ve mezar taşları ile bilgilerin verildiği bir eser. ‘Konya Mezarlıkları ve Mezar Taşları’ adlı kitap, Meram Belediye Başkanı Refik Tuzcuoğlu’nun girişimiyle ve sanat tarihçisi Prof. Dr. Haşim Karpuz’un danışmanlığında iki genç araştırmacı, Hacer Kara ve Şerife Danışık tarafından hazırlanmış. Mezar taşlarını ruhsuz parçalar gibi algılamanın yanlış olduğunu söyleyen Hacer Kara, eserin, Konya mezarlıkları hakkında önemli bir bilgiyi gelecek nesillere aktarmış olacağını ifade ediyor. Şerife Danışık ise şehrin tarihî eser bakımından önemli bir mirasa sahip olduğunu belirterek şöyle diyor: “Şehirde, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinden çok sayıda cami, mescit, türbe var. Fakat mezarlıklar ve mezar taşları ile ilgili detaylı bir bilgi yoktu. Bizim gayemiz bu eksikliği gidermekti.” Geçen bir yılda mezar taşları ile ilgili yayınlanan üçüncü kitap ise ‘Mevlevi Mezar Taşları’ adını taşıyor. Naci Bakırcı’nın kaleme alıp Rumi Yayınları’nın okura sunduğu kitap, Mevlevi mezar taşlarındaki süslemelerin ve sembollerin, tarikat müntesiplerine göre nasıl bir değişiklik arz ettiğini örneklerden hareketle detaylı bir şekilde aktarıyor.

İstanbul’da Osmanlı Bankası Müzesi’nde açılan “Osmanlı-İslam Kültüründe Ölüm ve Ritüelleri” adlı sergi ise alanında hazırlanmış ilk sergi olma özelliğini taşıyor. Pek çok bölümden oluşan serginin bir bölümü, tarihî mezar taşlarına ayrılmış. Prof. Dr. Ethem Eldem’in küratörlüğünde hazırlanan ve 31 Mart’a kadar açık kalacak sergi bünyesinde, 13 Mart’ta bir söyleşi gerçekleştirilecek. Mezar taşlarındaki sözlerin tarih içindeki değişiminin anlatılacağı söyleşiye, konu ile ilgili bir kitabı bulunan Doç. Dr. Şeref Boyraz katılacak. Konu ile ilgili görüştüğümüz Dr. Boyraz, birer tapu senedi olan mezar taşlarının, bugüne nasıl bir bilgi taşıdığına örnek olarak şunları söylüyor: “Üzerlerindeki sözler o dönem insanlarının dünya görüşünü ortaya koyar. Mesela dünün mezar taşlarında dünyaya doymamışlık noktasında insanların tatminkâr olduğunu; ancak cumhuriyet dönemi ve sonrasındaki mezar taşlarında bu doymamışlığın adeta haykırıldığını görürüz. Eskinin hem biçimi hem içeriği ile birer sanat eseri olan mezar taşlarına karşılık günümüz mezar taşları, fabrikasyon, ışık ve gölge oyunlarından yoksun, birbirinin aynı, estetikten uzaktır. Yani görsel zevkin tarih içindeki seyrini de okumamıza yardım eder mezar taşları.” Yakın dönemde mezar taşları ile ilgili çalışmaların giderek arttığını; çünkü kıymetlerinin yeni yeni fark edildiğini söyleyen Boyraz, sözlerini şöyle sürdürüyor: “Mezar taşları hayatın ve kültürün o kadar çok alanı ile ilgili veri sunuyor ki pek çok bilim dalı, mezar taşları ile ilgilenmeye başladı. Tıp tarihi, sanat tarihi, Türkoloji, antropoloji, halkbilim, bunlardan aklıma ilk gelenler.”

Mezar taşlarının kıymeti henüz bilinmese de andığımız çalışmalar, kamuoyunun ve yetkililerin bu tarihî mirasa dikkatinin çekilmesi bakımından önemli. Henüz kişisel çabalarla ortaya konan bu çalışmalar, bir bilinç oluşturma yönünde ilk adımlar mı olacak, bunu önümüzdeki zaman gösterecek. Zaten vakit biraz daha geçerse ortada okunacak, geçmişten bugüne ses verecek tarihi mezar taşı da kalmayacak.

Mezar taşlarının sahibi de yok, benzeri de

Hüseyin Kutlu: Osmanlı toplumunun kethüdasıyla, yeniçerisiyle, şeyh efendisiyle, dervişiyle, çeşitli meslek sınıflarıyla, çeşitli meşreplerde olanlarıyla adeta o alanda gezindiklerini görürsünüz. Mezar taşlarının şekli, üzerindeki yazıları, süslemeleri onları tafsilatlı bir biçimde algılama, görme imkanı sunar bize. Sosyal hayatını, yaşamını, edebiyatını, felsefesini, sanatını, tarihini, kılık kıyafetini, örf ve ananesini mezar taşına böylesine zengin ve estetik bir biçimde yansıtan başka bir toplum yok dünyada. Mezarlıkların sahibi belediye; fakat mezar taşlarının sahibi yok. Yetkililer ekonomik getiriyi çok fazla önemsiyor. Bu talebi karşılayacak; fakat tarihî mezar taşlarını koruyacak projeler de hazırlanabilir. Tarihî mezarlıkların belli bölümleri düzenlenip buralara rehberler eşliğinde turlar düzenlenebilir. Çünkü değil bugün, insanlık tarihinde benzeri yok böyle bir şeyin.

Mezar taşları sosyal tarihin izdüşümüdür

Şeref Boyraz: Mezar taşları dinî değil, kültürel açıdan bakıldığında, ölümün kıyısına atılmış itilmiş, donmuş, basit yapılar değildir. Her şeyiyle dönemlerini, üretim tüketim kalıplarını, hayata bakışlarını, dinî, meslekî, sosyal aidiyetlerini, meşreplerini, mensubiyetlerini yansıtan belgelerdir. Günlük hayatta nasıl değişim dönüşüm yaşanıyorsa mezarlıklarda bunların izdüşümlerini görürsünüz. İşin acı tarafı, bütün bu tarihî mirasın, hem bilimsel, hem sanat değeri bakımdan kıymetli hazinenin sahipsiz, korunmasız durumda oluşu. Birçok Batılı seyyah Osmanlı mezarlıklarını, bir açık hava müzesi olarak görüyor. Değeri tarifsiz bu sanat müzelerine ilgisizliğimiz, kayıtsızlığımız, acınası bir durum. 24 saat koruma altında olması, bakımlarının yapılması, envanterlerinin çıkarılması, bu çalışmalara sağlıklı bir şekilde kaynaklık etmesi için hazırlanması gerekir.

Kadın mezar taşları

Tarihi kadın mezar taşları çiçek motifleri ile dikkat çeker. Osmanlı kadınlarının günlük hayatta kullandığı hotozlar ve takılar, mezar taşlarında da vardır. Uzaktan mezarın bir kadına ait olduğu anlaşılır.

Denizci mezar taşı

Yeniçerili askerlerin mezar taşlarında, sahibinin 61 yeniçeri bölüğünden hangisine ait olduğunu gösteren simge bulunurken denizci askerlerin mezar taşlarında ise yelken ya da çapa sembolü görülür.

Mahmudî mezar taşı

1828’den itibaren giyilen feslerler, mezar taşlarına da işlendi. Üç çeşit fesli mezar taşı modeli var: Mahmudî, Hamidî ve Azizî. Her birinin şeklinden, sahibinin hangi padişah döneminde yaşadığı anlaşılır.

Bektaşî mezar taşı

Bektaşî mezar taşlarında güneşe ben-zer 12 köşeli ‘teslim taşı’ bulunur. Bektaşî şeyhlerinin mezar taşlarının baş kısmında ise 12 dilimli ‘Hüseynî’ ya da 4 dilimli ‘Edhemi’ sarık kullanılır.

Melâmî mezar taşı

Melâmîlik özel derviş kıyafetlerini reddettiği ve gizlilik esasına dayandığı için mezar taşlarında başlık olmaz. Bu taşlar, ‘başsız ayaksız’ anlamına gelen ve ‘bî ser ü pâ’ denen başlıksız formlarıyla ayırt edilebilir.

Doğumda ölen kadın

Dokunaklı ölümler, bir yazıyla belirtilmek yerine, estetize edilip inceltilerek çeşitli sembollerle anlatılır mezar taşında. Kızının doğumunda ölen bir kadının mezar taşında servi içinde servi motifi kullanılır.





Osmanlı Mezar Taşlarının Dili

2 08 2007

Osmanlı Mezar Taşlarının Dili

Talha UĞURLUEL

www.sizinti.com.tr

Başta İstanbul olmak üzere, cadde ve sokakları ile hâlâ Osmanlı kokan hangi şehre uğrasanız, yolların kıyılarında ilginç mezar taşlarına sahip mezarlıklar görürsünüz. Günümüzde olduğu gibi, bu mezarlıklar şehrin dışında değildir, bilâkis şehir ile iç içedir. Bu mezarlıklar birçok yabancı seyyahı şaşırtan hâliyle, şehrin en güzel yerlerine kurulmuştur.

Ünlü Fransız yazar ve seyyah Gerard de Nerval, İstanbul mezarlıkları hakkında şunları söylüyor: “Boğaz’da son derece güzel ve serin bir yerdeyiz. Buranın bir mezarlık olduğunu söylememe ihtiyaç yok sanırım. İstanbul’un bütün güzel yerleri, gezilecek ve zevk alınacak sahaları mezarlıklardır. Bakıyorsunuz yüksek ağaçların arasında, şuradan buradan güneş ışınlarının sızıp renklendirdiği, sıra sıra beyaz hayâletler var. Bunlar bir insan yüksekliğinde, mermerden yapılmış mezar taşlarıdır. Başları sarıklı, üzerleri yazılı mezar taşlarıdır. Sarığın biçimi, ölünün hayattayken işgal ettiği mevkii, sosyal seviyesini veya mezarın yapılış tarihini belli ediyor. Bazı mezar taşlarının başları koparılmış. Bu koparılmış olanların çoğu Yeniçeri mezarlarına ait. Kadınların mezarlarında da sütun taşlar var. Fakat bunlarda, baş yerinde gül veya demet şeklinde bir süs bulunuyor. Kabartma veya oyma şeklinde çiçeklerle süslenmişler.”

Osmanlı mezarlıkları, çevrelerinde yaşayan insanlara sanki bu dünyanın geçiciliğini fısıldamaktadır. Osmanlı toplumunda hayat ölülerle o kadar iç içedir ki, insanlar evlerinin önündeki bahçeye, yahut her gün gittikleri caminin bir köşesine bile gömülebilmektedir. İstanbul Karacaahmet, Eyüp veya Edirnekapı Mezarlıklarının etrafındaki duvarlar, 1950′lerden sonra örülmüştür. Osmanlı genelinde mezarlıkları çevreleyen duvar yoktur. Herkes rahatlıkla bu mezarların arasından geçebilmekte, bilhassa hanımlar, çocukları ve komşuları ile müsait bir mezarlık sahasında, bir ikindi sohbeti yapabilmektedir. Bunlarla Osmanlı insanının hedeflediği şey, dünyanın geçiciliğini hatırlatan nasihati hep göz önünde tutmak ve öldükten sonra kendilerine dua edebilecek insanlara kendilerini daha iyi gösterebilmektir. Bu yüzdendir ki, Osmanlı mezarlıklarında mezar taşı yazıları çoğunlukla yola bakmaktadır. Karacaahmet mezarlığında olduğu şekliyle, eğer bir kişi kendisine, mezarlığın yol kenarına bakan kısmında bir yer bulamamışsa, asıl mezarı içeride olduğu halde, mezar taşının bir nümunesini yol kenarına diktirebiliyordu. Böylece yoldan geçenler, bu mezar taşlarını okuyabiliyor ve bu kişilere ismen dua edebiliyordu.

Osmanlı mezar taşları o kadar sanatlıdır ki, bu mezarlıkları birer açık hava müzesi olarak görebiliriz. Gerard de Nerval’in yukarıda belirttiği gibi, Osmanlı mezar taşlarının başlarındaki serpuşlardan, üzerlerindeki desenlere kadar birçok işaret, o mezarlarda yatanlar hakkında bize bilgi vermektedir.

Mezar taşının başında bir başlık varsa, bu bir erkeğe aittir. Hanımların mezar taşları ise, bir kadının incelik ve letâfetini en güzel şekilde ortaya koyan çiçeklerle süslüdür. Osmanlı hanımları günlük hayatta hotoz taktıkları için, hotoz başlıklı mezar taşları da görmek mümkündür. Bu hotozun altında, hanımların alınlarına yahut boyunlarına taktıkları altın sıralı kolye ve alınlıklar aynen mezar taşlarına işlenmiştir.

Günümüzde bir hanım, evlenmeden önce öldüğünde nasıl tabutunun üzerine duvak konuyorsa, Osmanlı’da da, genç yaşta, evlenemeden ölen bayanların mezar taşları duvak şeklinde yapılmakta, bu mezarların ayak taşına kırılmış bir gül goncası işlenmektedir. Bazı hanımların mezar taşlarında ise; yıldız şeklinde bir arma bulunmaktadır.

Hanımların mezar taşları bu şekilde gruplandırılırken, erkeklerin mezar taşları daha çeşitlidir. Çünkü erkeklerin mezar taşlarında bulunan başlıklar, mezar sahibinin meslek ve meşrebine göre yapılmaktadır. Bu mezar taşı başlıklarını kendi içlerinde en sâde şekliyle; sarıklı, kavuklu, başlıklı ve fesli olarak dörde ayırabiliriz. Erken dönem Osmanlı mezar taşlarında, sarıklı başlık hemen hiç görülmezdi. Sarıklı mezar taşlarının ilk örneklerinde, kalın ve yukarıdan aşağıya dilimli sarıklarda, içerideki başlığın sivri tepesi az da olsa görülürdü. Daha çok 16. yy’da kullanılan bu sarık çeşidini, Eyüp’te Sokullu Mehmet Paşa Türbesi’ndeki birçok mezar taşında görmek mümkündür. Mezar taşlarındaki sarıkların bir başka çeşidi ise, çapraz dilimli sarıklardır. Minyatürlerde, Çelebi Mehmet ve Fatih’in de giydiğini gördüğümüz bu sarık, kalın ve ensiz bir şekilde sarılmaktadır. Sarıklı mezar taşlarının son örneği olan kafes dilimli sarıklarda ise, içerideki başlık daha çok görülmektedir. Bu başlıklarda alttan itibaren yarısına kadar sarık kumaşı kafes oluşturacak şekilde çapraz sarılmaktadır. Bu tarz sarıkları daha çok müderrisler ve defter emini vb. vazifeliler giymektedir.

Osmanlı mezarlıklarında 17. yy sonrasında daha çok gördüğümüz diğer bir başlık çeşidi ise, kavuklardır. Normal hayatta dış yüzü çuhadan, içi bez astar ile kaplı ve arasına pamuk tepilen bu başlıkların üzerine, farklı desenler oluşturacak şekilde dikim yapılmaktadır. Kavukları, sarıklardan ayıran yegâne özellik, sarığın sarıldığı iç başlığın büyük bir kısmının görülebiliyor olmasıdır. Bu sebeple de, iç başlık bir hayli süslü olarak hazırlanmaktadır.

Kavuklu mezar taşlarının tipik örneklerinden biri, çubuk başlıklı olanlardır. İçeride bulunan başlıkta, yukarıdan aşağıya doğru kalın çizgiler bulunur, bunları daha çok orta dereceli memurlar giymekteydi. Bunun diğer çeşidinde ise, içerideki başlık baklava dilimlerine sahiptir.

Kavuklu mezar taşlarında, sarıkları yanlardan şişkinlik yapacak derecede olan bir tür vardır ki, bu tarz kavukları, daha çok saraylılar tercih ediyordu. Bunlar da kendi içlerinde, çubuk başlıklı ve kafes dilimli kavuklar olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Surname adlı eser incelendiğinde birçok görevlinin bu tarz başlıklar taktıkları görülecektir.

Mezarlıklarda görülen en ihtişamlı kavuk, kallâvi kavuk dediğimiz büyük boyutlu, aşağıdan yukarıya daralan türdür. Kallâvi kavuklar, Osmanlı yönetiminde sadrazam, kubbealtı vezirleri ve kaptanı derya tarafından kullanılmaktaydı. İstanbul Vezneciler’de, Şehzadebaşı Camii yanında, kendi yaptırdığı Daru’l-Hadis’in hâziresinde yatan Nevşehirli Damat İbrahim Paşanın mezar taşı örnek gösterilebilir.

Mezar taşlarındaki başlıkların, kişilerin meslekleri yanında meşrepleri hakkında da bilgi vermesi, cemiyetteki hoşgörü ve inanca saygının bir ifadesiydi. Osmanlı toplumunda insanlar, inanç ve meşreplerine göre farklı başlıklar giyebiliyordu. Bir tekke veya zâviyede vazifeli şahıs, vazifesine uygun başlığı giyerken; farklı bir işle uğraşanlar ise, meşreplerini ortaya koyacak işaretleri mezar taşlarına yansıtıyordu. Meselâ Mevlevilerin uzun külâhları mezar taşlarına da yansırdı. İstanbul’daki Mevlevihânelerde yüzlerce külâhlı mezar taşı görülmektedir. Mevleviliğe bağlı olduğu halde başka bir mesleğe sahip kişiler ise, mezar taşlarında mesleği ile ilgili başlık taşırken, taşın karnına bir Mevlevi sikkesi kazıtabiliyordu.

Birçok tarikatin bu mânâda hususî işareti vardı. Meselâ; Nakşibendilerin mezar taşlarında, Nakşî yıldızı denen süslemeyi çokça görmek mümkündür. Süleymâniye’deki Nakşîlere ait mezar taşları, bunların en güzel örneklerindendir. Bazı meşrepler de vardı ki, kendilerini belli etmezdi. Bunların en meşhurları Melâmilerdir. Bir Melâmi, kendisine “başsız ayaksız” diyerek, mezar taşında kesinlikle başlık bulundurmazdı.

Osmanlı mezar taşlarında en çok görülen başlık türü festir. Kuzey Afrika’da bir hayli yaygın olan fes, İkinci Mahmud’un giyimde yenileşmeye gitmesi üzerine, Osmanlı halkı ve ordusu tarafından da kullanılmaya başlanmıştır. Bu dönem sonrasında da, mezarlıklarda fesli mezar taşları görülmeye başlanmıştır. Bu taşlar kendi aralarında dörde ayrılır.

Fesli mezar taşlarının en ihtişamlıları, İkinci Mahmud döneminde kullanılan feslerdir ki, bunlara Mahmudî fes denmektedir. Bu feslerin üst kısımları alt kısımlarından daha genişti. Alışılmış fes tarzının dışında, birden fazla püskülü vardı. İkinci Mahmud’un, her yerinden püskül sarkan fes kullandığı bilinir. Feslerdeki püskül fazla olunca, çevrede püskül tarayan çocuklar ortaya çıkmıştı. Bu ilk kullanılan fesler sadece kırmızı değil, mavi de olabiliyordu.

İkinci Mahmud’un küçük oğlu Sultan Abdülaziz döneminde, üst kısmı gâyet dar ve basık, kısa fesler ortaya çıktı. Padişah da bu tarz fesi kullanınca, devrin modası haline geldi. Bu şekildeki feslere Azizî fes denir.

Sultan İkinci Abdülhamid döneminde, üst kısmı alt kısmından daha dar, fakat Azizî fese göre bir hayli yüksek fes çeşidi kullanılmış ve bu tip fese Hamîdî fes denmiştir.

Feslerin son bir çeşidi, üzerlerine yine sarık sarılan ve daha çok câmi hocalarının ve dervişlerin tercih ettiği tarzdır. Bugün de imamlar bu tarz başlıklar giymektedir.

Osmanlı mezar taşlarının en ilginçlerinden biri de lâhana başlı mezar taşlarıdır. Bu mezar taşlarının başlarında ve ayak taşlarında birer lâhana şekli bulunmaktadır. Çünkü burada yatan kişi, Osmanlı’nın meşhur takımlarından lâhanacıların ya bir üyesi veya üyesinin yakınıdır. Lâhanacıların ünü Çelebi Mehmet dönemine kadar gitmektedir. Padişah Amasya’da sancak beyliği yaparken, Amasyalı bir grup ile Merzifonlu bir grubun karşılaştığı cirit müsabakasını seyretmektedir. Amasyalılar lâhanaları meşhur olduğu için takımlarına lâhanacı, Merzifonlular da bamyalarından dolayı kendilerine bamyacı demişlerdir. Bu iki takımın adları unutulmaz, Osmanlı’nın sportif faaliyetlerinde takımlar bamyacı ve lâhanacı adlarını alır. Bu takımlardaki şahıslar öldüklerinde, mezar taşlarına bu amblemlerin konması âdet olmuştur.

Osmanlı mezarlıklarında yatan kişinin mesleğini, mezar taşının üzerindeki işaretlerden de anlamak mümkündür. Meselâ bir denizcinin mezar taşında; çapa, gemi direği ve yelken bezi; bir kâtibinkinde ise, hokka ve kalem görebilirsiniz.

Bu mezarlıklarda yazısız taşlar da vardır. Bunlar cellâtlara ait mezarlardır. Cellâtlar her ne kadar vazifelerini mahkeme kararına bağlı olarak yapsalar da, birileri tarafından bedduaya uğramamak için, mezar taşlarına isimlerini yazdırmıyorlardı.

Mezar taşları ile ilgili son bir teferruat, taşın yapıldığı dönemde kendisine nakşedilen bir hususiyetle değil; taşa sonradan verilen bir şekille ilgilidir. Osmanlı mezarlıklarında bazı mezar taşlarının başları kırıktır. Bu tarz mezar taşlarının çoğunluğu Yeniçeri mezarlarıdır. Üçüncü Murad döneminden sonra bozulmaya başlayan Yeniçeri Ocağı, İkinci Mahmud döneminde Vakayı Hayriye ile kaldırılmış, Yeniçerileri hatırlatan ne varsa tahrip edilmiştir. Bu tahripten, mezar taşları da nasiplenmiştir. Bugün İstanbul’da, Yeniçerilere ait sağlam mezar taşı görebileceğimiz çok az yer vardır. Bu yerlerden biri Üsküdar’daki Ayazma Camii’nin bahçesidir.

Görüldüğü üzere Osmanlılar, mezar taşlarında da kılı kırk yaran bir sanat örneği göstermiştir. Osmanlı mezar taşları, bir mezar taşı olmasının ötesinde, Osmanlı’nın hayat anlayışını ve mümince duruşunu gösterir. Ki bundan olsa gerek, sadece bu mezar taşlarını görüp İslâm’ı tercih edenler olmuştur. Mezar taşlarındaki incelik ve derinlik, Osmanlı’nın sadece savaşçı bir devlet olduğu iddiasını da çürütüyor.





Mezarları Yunanlılar Bile Böyle Tahrip Etmemişti!

2 08 2007

Mezarları Yunanlılar

bile böyle tahrip

etmemişti

Tuba Özden

Aksiyon Dergisi

21/2/2005



    Osmanlının payitahtı İstanbul’daki tarihi mezarlıklarla ilgili bir envanter yok. Şehrin rantı yüksek yerlerindeki bu mezarlıklar, geceleri bekçisiz kaldığı için talan ediliyor.

 

Önce taşları ortadan kaldırılan mezarlar daha sonra başkasına satılıyor. Sökülüp götürülen mezar taşları ise ya dekorasyon malzemesi oluyor ya da molozların arasından çıkıyor.

İstanbul’daki tarihi mezarların maddi ve manevi değerine rağmen ne sayılarına ne de yerlerine dair resmi kayıt var. Sadece bireysel çalışmalar sonucu bazı hazirelerdeki mezarların envanteri çıkarılmış. Sahipsiz kalan tarihi mezar taşları yurtdışına kaçırılıyor, hoyrat kişiler tarafından parçalanıyor ya da zengin bir ailenin evinin bahçesinde bir çeşmeye dönüştürülüyor. Pahalı mezar yerleri, üzerindeki mezarlar parçalanıp yok edilmek suretiyle ve yasa dışı yollarla el değiştiriyor.

Hat sanatçısı Hüseyin Kutlu, örnek olarak Karacaahmet Mezarlığı’ndaki Hattatlar Sofası’nı gösteriyor. Burada, hattatların piri Şeyh Hamdullah’ın ve civarında defnedilmeyi vasiyet eden hattatların kabirleri bulunuyor. Hüseyin Kutlu’nun hocası Hamit Bey de 1982 yılında oraya defnedilmiş. O tarihten bu yana mezar yerine sık sık giden Kutlu, hemen her hafta oradan bir mezar taşının eksildiğini söylüyor. 20 sene içinde mezarlığın şekli değişmiş. Tarihi mezarların yerini yenileri almış.

Karacaahmet’te yol kenarlarına dizilmiş mezar taşlarından bahseden Hüseyin Kutlu, kısa süre sonra onların da ortadan kaybolacağını öne sürüyor. Mezarlıklar Müdürlüğü’nün en kısa zamanda kayıtları çıkarması gerektiğini vurgulayan Kutlu, toplumun da bu konuda bilinçlenmesi gerektiğini düşünüyor. Kendisi de öğrencileriyle beraber Hekimoğlu Ali Paşa Camii haziresindeki mezarların envanterini çıkarıyor. Bütün mezarları numaralandırarak taşların üzerindeki desenleri çıkaran ve mezarların fotoğraflarını çeken grup, çalışmayı bir kitap halinde yayımlamayı planlıyor.

“Hattatlar Sofası diye bir yer yok”

Mezarlıklar Müdürlüğü ise aynı kanaatte değil. Mezarlıklar Müdürlüğü’ne bağlı Anadolu Birinci Bölge Müdür Yardımcısı Abdulgafur Levent, resmi kayıtlarda Hattatlar Sofası diye bir bölgenin bulunmadığı fikrini savunuyor. Karacaahmet ve bölgeye ait diğer tarihi mezarlıklarda mezarların ortadan kaldırılarak yenilerinin açılmasının mümkün olmadığını söyleyen Levent, istisnai durumlarda görevliler tarafından gerekenin yapıldığını belirtiyor.

Levent, Karacaahmet’in tamamının tarihi mezar olmadığını, bazı yerlerde mezar değil, mezar taşı bulunduğu için buralara defin yapıldığını dile getiriyor.

Mezar taşları sadece kötü niyetinin kurbanı değil. Zaman zaman iyi niyetli projeler de tarihi dokuya zarar verebiliyor. Özellikle, proje bilgisiz insanlar tarafından uygulandığı zaman… 2003 yılında Eyüp Belediyesi’ne sunulan proje de bunlardan biri.

Mezar taşlarındaki yazıları ziyaretçilerle paylaşmak için başlatılan çalışmada, yazılar tercüme edilerek plastik levhalara aktarılmış. Levhalar taşları matkapla delmek suretiyle monte edilince iyi niyet hüsranla sonuçlanmış. Vidalar paslanınca levhaların çoğu kısa sürede düşmüş, geriye ise taşları harap olan mezarlar kalmış…

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Aziz Doğanay, “Yunan Savaşı’nda bile mezarlar bu hâle gelmedi.” diyor. Bu projede plakalardaki yazıların bir kısmının yanlış olduğunu, bu çeviriler üzerinden araştırma yapılmasının ciddi sorunlara yol açabileceğini de sözlerine ekliyor.

Bazı mezar taşlarının dağılmış parçaları ise iyi niyetli vatandaşlar tarafından yanlış yerleştiriliyor. Doğanay, mezarların bir takım elbise gibi olduğunu belirterek, “Bir kitabe varsa, baş taşına sığmayan ayak taşında tamamlanır. Bakıyorsunuz mezarın baş taşı erkek, ayak taşı kadın. Tamir sırasında yanlış yerleştirilmiş.” diyor. Doğanay, Üsküdar’daki büyük sandukalı bir bayan mezar taşının üzerine sarık konulduğuna ve bazı mezar taşlarının ters yerleştirildiğine de şahit olmuş. Mezarlıklarda bekçi sayısını artırarak güvenlik sorununun çözülebileceğini düşünen Doğanay, taşların kayıt altına alınması gerektiğini vurguluyor. “En azından çalınsa bile elimizde bir belgemiz olur.” diyor.

Mezar bekçileri korunmaya muhtaç

İstanbul’daki 204 mezarlıktan sadece 170’inin bekçisi var. Sayılarının yetersiz olması nedeniyle bazı yerlerde bir görevli birbirine yakın iki mezarlığa birden bakıyor. Bir kulübede görev yapan korucu, mezarlıkta yatanların kayıtlarını tutuyor ve cenaze sahiplerine defin yerlerini gösteriyor. Bekçiler mesai saatleri içinde çalışıyor. Bu nedenle geceleri mezarlıklarda kaçırma işlemleri daha fazla oluyor. Suçlular ancak emniyet görevlilerinin kontrolü ile yakalanabiliyor.

Yasaya göre saat 17’den sonra mezarlıklara girmek yasak. Fakat güvenlik önlemlerinin yetersizliği nedeniyle buna mani olunamıyor. Mesela, Karacaahmet Mezarlığı’nın genişliği 650 dönüm. Böylesi geniş mezarlıklarda bir bekçi yetersiz kalıyor. Sonuç olarak mezarlıklar tinercilerin, bağımlıların işgaline uğruyor. Taşçı esnafın yaptığı ruhsatsız mezarların önüne geçilemiyor. Mezarlıklar Müdürü Adem Avcı, kabristanda görev yapan bekçilerin tinercilerden zaman zaman dayak yediklerini ve korunmaya muhtaç olduklarını söylüyor.

Geniş bir alana yayılan mezarlıklarda yetersiz bir kadroyla güvenlik sağlanamadığı için bu sene güvenlik ihalesine başvurulduğunu söyleyen Avcı, mart ayında sonuçlanacak ihaleden sonra önlemlerin artacağını belirtiyor. Hemen uygulamaya geçilirse önümüzdeki aydan itibaren kabirleri mobil, seyyar ve sabit bekçiler koruyacak. Diğer bir önlem ise, giriş çıkışları kontrol altına almak. Bu amaçla duvarlar yükseltilecek ve belli bir saatten sonra kimse içeri alınmayacak. Eyüp Sultan gibi mezarlıklarda bu tür uygulamanın mümkün olmadığını hatırlatan Adem Avcı, bu projelerle hem ziyarete gelen insanların tinerci, sucu, okuyucu tarafından rahatsız edilmesini hem de mezar taşı hırsızlığını önlemeyi hedefliyor.

Tarihi kabristanları tahrip edenler arasında ruhsatsız mezar açanlar da var. Bazı iddialara göre, bu kişiler önce mezar taşlarını talan ediyor, tepkiyle karşılaşmazlarsa taşları ortadan kaldırıyor. Bir süre sonra gazeteye bir yakınlarının mezar tapusunu kaybettiklerine dair ilân veriyor ve yasa dışı yolla tapu alıp mezar yerini başkasına satıyorlar. Adem Avcı’ya göre, ilân vererek mezar yeri kullanım belgesi almak mümkün değil.

“Mezarlıklar Müdürlüğü Yönetmeliği’ne göre, definden sonra beş yıl içinde mezar yeri kullanım belgesi alma zorunluluğu var. Bu alınmadığı takdirde kullanım hakkı Büyükşehir Belediyesi’ne geçer. Vatandaşın mezar yerine defin yapabilmesi için buranın kendisine ait olduğunu ispatlaması gerekir.” diyen Avcı, bazı taşçı esnafının yaptığı ruhsatsız mezarları tespit ettiklerinde görevlilerin bu mezarları oradan kaldırdığını ifade ediyor.

Mezarlarda gecekondu istilası

Gecekondu mantığıyla yapılan kaçak mezarlar bir yana, gerçek gecekondular da mezar alanlarını işgal ediyor. Mezarlıkların ortasına gecekondu yapıldığını söyleyen Adem Avcı, Eyüp Sultan’da 30, Çengelköy Mezarlığı’nda ise iki gecekondunun bulunduğunu ve en kısa zamanda kaçak konutların yıkılacağını belirtiyor. Tarihi dokunun yok edilmesine göz yummak istemediklerini ifade eden Avcı, taşlar için açık hava müzesi yapmayı planlıyor.

“O kadar çok tarihi mezar var ki, hangisi nerede onu bile tespit edemiyoruz.” diyen Avcı, bu çalışmayı hayata geçirmek için envanter çıkaracaklarını ve şimdiye kadar yapılan bireysel çalışmalardan faydalanmak istediklerini vurguluyor. Henüz fikir aşamasındaki projede kararlar netleşmemiş. Altı aydır görev başında olan Avcı, şimdiye kadar neden böyle çalışmaların yapılmadığını anlamakta zorluk çektiğini de sözlerine ekliyor.





Konuşan Mezar Taşları

2 08 2007

Konuşan mezar taşları

‘İstanbul’da Ölüm’, Osmanlı döneminde Türk ve İslam kültürüyle modernleşmenin ölüm kavramına ve âdetlerine yansımalarını başarıyla anlatan bir kitap…

15/9/2006 – Radikal Gazetesi

AYŞE HÜR

Kent kimliğinin en önemli unsurlarından biri olan mezarlıklar bazen geleneğin yaratılmasında, bazen mekânın sahiplenilmesinde, bazen değişimin ve modernleşmenin taşınmasında rol oynayabilir mi?

 Mezar taşları hem altında yatan kişinin kimliğini, sosyal statüsünü, hayat hikâyesini anlatabilir hem de dönemin estetik anlayışı, toplumun ölüme bakış tarzı, siyasal ve ekonomik düzeni hakkında fikir verebilir mi? Dahası mezar taşları, veraset ilamları, minyatürler, post mortem fotoğraflar, ya da ölüm ilanları aracılığıyla bir dönemin inanç, düşünce, duygu ve zihniyet dünyasını okumak mümkün olabilir mi?

Bu ve benzeri onlarca soruya cevap vermek açısından Garanti Bankası ve Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma Merkezi’nin işbirliğiyle 16 Kasım 2005-31 Mart 2006 tarihleri arasında gerçekleştirilen ‘İstanbul’da Ölüm, Osmanlı-İslam Kültüründe Ölüm ve Ritüelleri’ başlıklı serginin kitabı eşsiz bir kaynak.

Kitap, sadece derinlikli metni ile değil, zengin görsel malzemesi ve özenli baskısı ile de ilgiyi hak ediyor.
Sergiyi düzenleyen ekibin başkanı ve metin yazarı Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Edhem Eldem beş yüz yıllık uzun bir dönemi ele alırken en çok gelenek ve değişim arasındaki ilişkiyi tespit etmekte zorlandığını, çünkü gelenek ve modernliğin sanıldığından çok daha geçirgen olduğunu belirtirken, 18 ve 19. yüzyılda yaşanan ciddi dönüşümlerin ancak gelenek/modernlik ikilemi ile açıklanabildiğini fakat modernleşme denilen olgunun sadece Batılılaşma gibi dış bir etkenden değil aynı zamanda içi dinamiklerden beslendiğini söylüyor. “Ölüm, sanıldığından çok daha ‘canlı’ bir şey” diyen Eldem, “ölüm konusunda ‘Osmanlı’ diye nitelenebilecek bir model var mıydı?” sorusuna belli belirsiz bir kronolojik kurguya yerleştirilmiş tematik başlıklarla cevap veriyor. En kısası iki, en uzunu sekiz sayfa süren, Madde ve Ruh, Ölümü Beklemek, Üçü Bir Yerde: İntihar, Cinayet ve İdam, Milliyetçi Manifesto, Ölüleri Unutturmaya Çalışmak ya da Alafranga Acele Taziye gibi ilginç adlar taşıyan bölüm başlıkları ise kitabın zengin içeriğinin en önemli ipuçları.

Türkleşmenin ilk işareti

‘Kent ve Ölüm’ adlı ilk bölümde kitaba adını veren dört kavram hakkında temel bilgiler verildikten sonra İslam öncesi Türk adetleri ile İslam kültürünün nasıl yer değiştirdiği anlatılıyor.

Bu bölümde İstanbul’un ölülerle canlıların iç içe yaşadığı bir kent olduğunu, 1300′lü yıllarda Osmanlıların İslam öncesi Türk gelenekleri uyarınca kişinin ruhunun kemiklerde saklı olduğu düşünüldüğünden ölümün ardından vücud ya hayvanlara yedirildiğini ya da ağaç kazık, sunak gibi yükseltilere yerleştirilip çürümeye bırakıldığını, II. Murad’ın vasiyetinde “sünnete uygun biçimde defnedilmek istediğini” belirtmesinden o tarihte hâlâ belli bir usul olmadığını öğreniyoruz. ‘İktidar ve Ölüm’de yazarın deyişiyle ‘İstanbulluların en İstanbullusu, Osmanlıların en Osmanlısı, Müslümanların en Müslümanı olan’ Osmanlı padişahlarının ölümlerini okurken 1421′den 1566′ya kadar uygulanan ve iktidar boşluğu oluşmaması için, padişahın ölümü halefinin cülusuna kadar gizli tutulması demek olan ‘ölüm sırrı’ ile tanışıyoruz.
Kitabın bütününden öğrendiğimiz en önemli bilgi beş yüz yıl boyunca bir yandan ulema İslamı ile halk İslamı arasında; diğer yandan alt sınıflar ile üst sınıflar belirgin bir farklılaşma yaşanırken, değişimin ortak paydasının İslam öncesi Türk kültürüne dönüş olması. İlk dönemlerinde, Anadolu’da hâkim olan sivri kemerli ve Arapça kitabeli bir modeli benimseyen Osmanlılar, 15. yüzyıldan itibaren yeni bir arayışa girip, zamanla da kendi üsluplarını yaratmışlardı.
Türkleşmenin ilk işareti mezar taşlarının üst kısmına ölen kişiyi temsil eden serpuş ya da başlığın taştan bir örneğinin yerleştirilmesiyle karakterize olan antropomorfizm (insan şekilli) eğilimi.

Türkleşmenin bir diğer kanıtı taşların üzerine bir zamanlar Arapça, Farsça ve nadiren Türkçe sözcükler yazılırken, 17. yüzyıla gelirken Türkçenin ağırlığının artması.

 Ulema taşlarında hâlâ Arapça kullanılmakla birlikte çoğu kitabede ‘Hüve-l Baki’ ve sondaki ‘el Fatiha’ dışındaki sözcükler Türkçeleşmeye başlıyor. Böylece mezar taşları kutsallık halesini kaybederken, giderek yükselen boyları, büyüyen yüzeyleri, yüzeyleri tıka basa dolduran yazıları sayesinde artık bu dünyayı terk eden ölünün sadece künyesini değil, bu dünyada yaşadıklarını, duygularını, düşüncelerini anlatan sosyal metinlere dönüşüyor.

“Pür laik” bir mezar

Kitabın ortaya çıkardığı başka ilginç nokta zihniyetlerde bir modernleşme yaşanmadığı halde insanların tek tek davranışlarının modern işaretler içermesi. Örneğin henüz dokuz yaşındayken bir tramvay kazası sonucu ölen Mehmed Enver Gaffarof’un ölümünün modern nedeni mezar taşına ‘şehid-i tramvay’ olarak aktarılıyor. Bir başka mezar taşında “Layık mı bu hal o vücud-ı naziktere/Kıydı ömr-i azizine hain İngiltere” veya “Düşman tayyaresinin bombasıyla/Şehid düşen Kale-i Sultaniye (Çanakkale) muhasebecisi” gibi kitabelerde geleneksel kavramlarla modern kavramlar harman ediliyor. 1911′de 31 Mart Vak’asında hayatlarını kaybeden subayların anısına dikilen Abide-i Hürriyet ise ilhamını Batı’nın kripta (mezar odası) geleneğinden almış görünüyor. Yazara göre, Abide ayrıca “vatan=devlet” denkleminin “vatan=millet” denklemine çevrilmesini sembolize ediyor. 1878 yılında vefat eden ve aslen Fransız asıllı bir Prusyalı olan serdar-ı Ekrem Mehmet Ali Paşa’nın çerçeveli bir fotoğrafını tutan üç damadını gösteren post mortem ‘fotoğraf içinde fotoğraf’ ise damaklarda gayet post modern bir tad bırakıyor!

İmparatorluğun çöküşünün getirdiği yıkım duygusunu da mezar taşlarından izlemek mümkün. 1921′de Ermeni militanı Misak Torlakyan tarafından öldürülen Azerbaycan Dışişleri Bakanı Behbud Han Civanşir’in Yahya Efendi Dergahı’ndaki mezar taşında Celal Sahir’in (Erozan) bir şiiri yazılmış. “Geçme dur önünde hürmetle eğil/ Lanetle an hakka saldıran eli/ Asla uyumasın beyninde kinin/ Mukaddes borcundur intikam almak/ İstersen yaşasın milletin dinin/ Nur ol zulmeti boğ, nar ol zulmeti yak” dizeleri ilk kez bir mezar taşında ulusal duygular gibi modern, nefret, kin, intikam gibi dine aykırı düşüncelerin yer alması açısından sarsıcı bir örnek.

İntikam sözcüğü 1913′de Bulgarlar tarafından öldürülen Reşid Fuad Bey’in anıt mezarında tekrar karşımıza çıkıyor. Osmanlı Devleti ile Cumhuriyet Türkiyesi arasındaki ideolojik köprüyü oluşturan Ziya Gökalp’in mezarı ise geçiş dönemindeki militan ruhu yansıtıyor. İstanbul’da vefat eden ve Divanyolu’ndaki II. Mahmud Türbesi’nin haziresine gömülen Gökalp’in Birinci Ulusal Mimari Uslupta yapılmış gösterişli sandukasının başındaki kitabesi gayet milliyetçi bir dille kaleme alınmış. Ama daha önemlisi, kitabede ‘hüve’l baki’ ya da ‘El Fatiha’ gibi en alışıldık türden dinsel göndermeler bile yok, yani ‘pür laik’ bir mezar söz konusu.

Cumhuriyet döneminde mezar taşları nasıldı? Laikliğin ölüm adetlerine yansıması nasıl oldu? Görülen o ki Arap harflerinden Latin harflerine geçişle gelenek toptan kaybolmuş gibi. Bugün önemli mezarlıklardaki taşlar bile genellikle ad soyad, doğum ve ölüm tarihlerinin üzerine bazen kondurulan “hüve’l-bâkî”den oluşan basit metinli, başlıksız, bembeyaz ince mermer levhalardan ibaret. Bu durumun neye işaret ettiği başka bir araştırmanın konusu olmalı. Ama Osmanlı döneminde Türk ve İslam kültürü ile modernleşmenin ölüm kavramına ve adetlerine yansımaları için İstanbul’da Ölüm çok ufuk açıcı bir kitap.





Mezar Taşlarının Dili

2 08 2007
Beşir Ayvazoğlu

Mezar Taşlarının Dili

Zaman Gazetesi – 19 Temmuz 2007

Kültür A.Ş. tarafından yayımlanan Fatih Külliyesi adlı üç ciltlik muhalled eser hakkında önceki gün bu sayfada çıkan güzel haber, eminim, dikkatinizden kaçmamıştır.

Eserin Doç. Dr. Fevzi Günüç tarafından yazılan birinci cildinde, alt başlıktan da anlaşılacağı üzere, camisi, medreseleri, türbeleri, kütüphanesi, darülkurrası ve tabhanesiyle Fatih Külliyesi; Dr. Ali Rıza Özcan tarafından yazılan diğer ciltlerinde de “hazire” ele alınıyor. Söz konusu haberde genişçe tanıtılan eserin sadece muhtevasıyla değil, fotoğrafları, tasarımı ve cildiyle de göz doldurduğunu belirttikten sonra, izninizle, hazirenin envanteri niteliğini taşıyan son iki ciltten yola çıkarak eski mezarlıklardan söz etmek istiyorum.Hazire’nin ne olduğunu bilmeyen gençler olabilir. Eskiden cami, tekke ve türbe bahçelerinde etrafı parmaklıkla veya duvarla çevrili küçük mezarlıklar olurdu; genellikle bu kurumlarla ilişkili şahsiyetlerin gömüldükleri bu mezarlıklar siyaset, sanat ve kültür tarihimiz açısından son derece önemli mekânlardır ve hepsinin özenle korunması gerekir.Sadece hazirelerin değil, bütün eski mezarlıkların önemli olduğunu bir kere daha hatırlatmak istiyorum. Yahya Kemal, memleketin nüfusundan söz edildiği zaman, ölüleri de hesaba katmak gerektiğini söylermiş. Haklıdır. Coğrafya, üzerinde yaşayanların etleri ve kemikleriyle karıla karıla vatanlaşır. Mezarlar ve mezarlıklar, aslında bu sancılı vatanlaşma macerasının somut şahitleridir. Her mezar, bu toprağa basılmış bir mühür ve tarihe düşülmüş bir not olarak görülmelidir. “Şahide”, sadece mezarda yatanın kimliğine değil, bir medeniyete, bir var oluşa da şahitlik eder. Bu bakımdan mezarlıkları yok etmek, nüfus kayıtlarını silmek gibi, bir çeşit soykırımdır.Yok olan mezarlar ve mezarlıklarla birlikte, ne yazık ki, bu coğrafyada yaşayanlar ve yaşananlar hakkında en sahih bilgiler de uçup gidiyor. Bir kültürün tarihini mezarlıklardan yola çıkarak yazmak mümkündür. Ömrünü Osmanlı mezarlıklarını araştırmaya vakfetmiş “deli”lerden olan Fâzıl İsmail Ayanoğlu, “Ortada mevcut yüksek san’at âbidelerimiz -faraza- olmasaydı bile, mezarlıklarımızda bulunan nihayetsiz eserler, bu milleti medeniyet göklerine çıkarmağa kâfi gelirdi.” diyordu.Özellikle Osmanlı mezarlıkları, bugüne taşıdıkları zengin bilgiler bir yana, benzersiz sanat eserlerinin sergilendiği galeriler gibidir.Mezar taşlarını ayak izleri gibi takip etmek suretiyle bir kültürün yaygınlığı hakkında fikir edinmek de mümkündür. Bir mezarın mimarisi ve tezyinatı, hangi dönemde yapıldıysa o dönem hakkında sahih bir belge niteliğindedir. Ayrıca süslemelerin ikonografik anlamları çözülerek din ve mezhepler tarihinin karanlık noktaları aydınlatılabilir. Mezar taşı kitabelerini de, bir ülkenin siyasî, iktisadî ve kültürel tarihi, hatta savaşlar, istilâlar, depremler, yangınlar vb. hakkında bilgi kaynakları olarak kullanmak mümkündür. Bu kitabelerdeki dil bile, yapıldıkları devrin tercihleri hakkında ipuçları taşır. 14. yüzyıldan itibaren Türkçe yazılmaya başlanan mezar taşı kitabeleri, Osmanlı kimliğinin bir göstergesi değil midir?

Öte yandan, mezar taşı kitabelerinden yola çıkarak hat sanatındaki; motif yapısını ve üslûpları inceleyerek tezyinattaki değişmeler, tercihler ve modalar kronolojik olarak takip edilebilir. Bu bakımdan mezar taşları hat sanatı ve tezyinat tarihi açısından da büyük önem taşımaktadır. Bazı kitabeler, büyük hattatların imzalarını taşıdığı için ayrıca önemlidir; bazı mezar taşları da isimleri başka türlü kayda geçmemiş hattatlar, mimarlar, hakkâklar vb. hakkında yegâne bilgi kaynağıdır.

Osmanlı mezarlıklarının bugüne taşıdıkları bilgiler açısından insanlık tarihinde benzersiz olduğu bilinen bir gerçek. Mezar taşlarının dilini bilen biri, üzerinde hiçbir yazılı kayıt olmasa bile, süslemelerinden, kavuğun şeklinden vb. hem o mezarda yatan kişinin kimliği, hem de yaşadığı devir hakkında şaşılacak zenginlikte bilgiye ulaşabilir.

Ali Rıza Özcan’ın yazdığı, editörlüğünü de Hattat Hüseyin Kutlu’nun üstlendiği Fatih Külliyesi bu bakımdan büyük bir boşluğu doldurmaktadır. Hüseyin Bey, daha önce de Hekimoğlu Ali Paşa Camii haziresinin kataloğunu hazırlamış, Kaybolan Medeniyetimiz adıyla yayımlamıştı. Zeytinburnu Belediyesi sınırları içinde kalan mezarlıklar hakkında Süleyman Berk tarafından hazırlanan kitap da bu çerçevede değerlendirilmesi gereken dikkate değer bir çalışmadır.

Şunu unutmamak gerekir: Tarihî eserlerin kayda geçirilmiş olması, takibi kolaylaştırdığı için, soyguncular açısından caydırıcı olmaktadır. O halde, Kültür ve Turizm Bakanlığı, Vakıflar İdaresi ve belediyeler, ülke çapında bir seferberlik ilân ederek bütün tarihî mezarlıkları kayıt altına almalıdırlar.

Aksi takdirde talan bütün hızıyla devam edecektir.





Borçlu Ölen İzmit Mutasarrıfı

24 07 2007

Ali Gündoğdu

Zaman bazen bugünden düne; bazen de dünden bugüne yapılması gereken bir yolculuk.
Zaman içinde bazı değerlerin nasıl yitip gittiğini, devletin ve devleti temsil eden yöneticilerin nasıl şekil değiştirdiğini çok net biçimde görmek mümkün.
Osmanlı devlet geleneğinin yerine, nasıl hortumcuyu, vurguncuyu koruyup kollayan bir devletin yerleştiğini, halkın oyu ile işbaşına gelenlerin nasıl büyük servetlerin sahibi olduklarını gördükçe ve tarihe şöyle bir baktıkça insanın yüreği cız ediyor.
Günümüzde başbakanlar inanılmaz servetlerini annesinin sandığından çıktığını, çocuğunun sünnetinde takılan altınlardan elde ettiklerini halkın gözünün içine baka baka söyleyebiliyor.
Günümüzde Başbakanlar Yüce Divan’da bile aklanamıyorlar.
Günümüzde devlet kaynakları sürekli birilerine peşkeş çekiliyor milletvekili, belediye başkanı olanlar birkaç yıl içinde inanılmaz mal varlığına kavuşuyor. Daha dün sokakta elleri cebinde yürüyenler, bugün bakmışsınız ki müteahhit olmuş, son model jeeplerden inmiyorlar.
Oysa yüz-ikiyüz yıl önce böyle bir sistemi düşünmek bile olanaksızdı.
Örneğin bir şehrin valisi bile borçlu ölebiliyor, devlet alacağını tahsil ettikten sonra, meclis kararıyla ailesine maaş bağlanıyordu.
İzmit’in son 400 yılına tanıklık eden Yeni Cuma Camiinin bahçesinde 3 tane mezar vardır. Bu mezarlardan biri, bir dönem İzmit Matasarrıflığı (Belediye Başkanı ile Vali arası bir görev) yapmış Vahid Paşa’nın mezarıdır.
Sakarya Üniversitesi öğretim görevlisi Prof. Dr. Atilla Çetin, Vahid Paşa’yı aylar önce Şehir İçi dergisinde konu etmişti. Şimdi bu yazının bazı bölümlerine yer veriyorum. Borçlu ölen İzmit Valisi Vahid Paşa’nın mezarının Yeni Cuma Camii bahçesinde olduğunu sanırım pek fazla bilen yoktur. Bu vesileyle burnumuzun dibindeki tarihi ve o muhterem tarihi şahsiyeti de yad etmiş olalım:

“Geçende değerli arkadaşım Muhittin Bakan’la Pertev Paşa Camii’nin yeniden düzenlenmiş, güzelleştirilmiş arka avlusunda oturuyorduk. Muhittin Bakan, arka avlunun sol köşesinde yan yana üç mezar taşını bana gösterdi. Soldan ilki bir ara İzmit Mutasarrıflığı yapmış olan Vahid Paşa’nın mezar taşı kitabesiydi. Ortadaki 19. yüzyıla ait bir şahsa, sağdaki ise İbrahim Ağa adında başka bir şahsın 18. yüzyıldan kalma bir taşıydı. Bakan’ın söylediğine göre bu kabirler daha önce, avlunun arka tarafında iken, şimdiki yere taşınmışlar.

Vahid Paşa’nın Mezartaşı Kitabesi


Usta mermer işçiliğiyle ve 8 satırlık güzel bir yazının işlendiği kitabe şöyleydi:

“Lâ ilâhe illallah

Muhammed Resûlallah
Merhûm Ragıb Efendi
Zâde Mir-i miran-ı kirâmdan
İzmid Mutasarrıfı
Mehemmed Vahid Paşa
Ruhiçün Fâtiha
Sene 1275 fi 21 Muharrem ” (31.08.1858)

Bu kitabeden İzmit Mutasarrıfı Vahid Paşa’nın ölümünden sonra, Pertev Paşa Camii avlusuna gömüldüğü anlaşılıyordu. Kimdi bu Vahid Paşa?
Vahid Paşa’nın Kimliği
Sicil-i Osmani adlı biyografiler hakkındaki başvuru kaynağının 4. cildinde, Vahid Paşa hakkında çok kısa ön bilgi mevcut. Tomruk Ağası (Babıali Hapishane Müdürü) görevinde bulunduğu, sonra mirmiranlık (paşalık) görevi verildiği, Meclis-i Zaptiye üyesi olduğu, sonra İzmit Mutasarrıfı olarak atandığı, bir süre sonra İzmit’te vefat ettiği gibi. Arşivde bulduğum belgeler ise İzmit’te tayini, ölümü, borçları ve ailesi hakkındadır. Mezar taşından Paşa’nın babasının adının Ragıb Efendi olduğunu öğreniyoruz.
Vahid Paşa İzmit’te
1857 yılı ortalarında İzmit Mutasarrıflığının boşalması üzerine, Zaptiye Meclisi azası Vahid Paşa’ya bu görev tevcih olundu. Tarih 29 Revbiülevvel 1274/17.11.1857 idi. Vahid Paşa ailesiyle İzmit’e gelerek göreve başladı. Annesi, eşi ve iki çocuğu vardı. İzmit Mutasarrıfı Vahid Paşa’nın Kethüdalığına da, Meclis-i Vala Odası Hulefasından Suad Bey atandı. Vahid Paşa 31.08.1858 tarihinde vefatına kadar görevini ciddiyetle yürüttü ve kendisini sevdirdi. Erken ölümü İzmit’te daha fazla hizmet yapmasını engelledi. Vahid Paşa’nın epey borcu vardı. Terekesi saptanarak, devlete olan borçları tahsil edildi. Tereke yekünu 1 yük, 95.450 guruştu. Borçları ise iki yük 37.542.5 guruşa ulaşıyordu. Sonuçta iki yetimine bir şey kalmadığı gibi, borçların tesviyesi işi Meclis-i Vala’ya havale edildi. Devletin borçlarının alınması önemliydi. Bir yük (100.000) guruştu.
Vahid Paşa’nın Ailesi
Maddi bakımdan zor duruma düşen Vahid Paşa’nın ailesine devlet kol kanat açtı. Meclis-i Zabtiye Azalığından 2000 guruş maaş almaktaydı. İzmit’te tayin olununca bu muvakkaten başkasına tahsis edilmişti. Bu maaşından 1000 guruşu, eşit olarak, 250′şer guruş şeklinde annesi Mahir ve zevcesi İsmet hanımlar ile küçük oğlu Fuad ve kızı Fatma’ya verilmesi hususunda Padişahın İrade-i seniyyesi çıkarıldı. Böylece ailesinin mağduriyeti önlenmiş oldu.
Osmanlı döneminde bazı paşaların tek eşle evli oldukları görülür. Vahid Paşa’nın da tek eşli ve İsmet Hanım’la evli olduğu belgeden anlaşılıyor.
Paşanın annesi de yanındaydı. Vahid Paşa’nın alacakları olan bazılarının dilekçelerini ve İzmit Meclisi’nden gelen mazbatanın İstanbul’a gönderildiğini bir belgeden öğreniyoruz. Hüsam Efendi tereke işiyle görevlendirildi.
Vahid Paşa’nın oğlu Mehmet Rauf Efendi’nin devlet görevlisi olarak hizmet ettiğini, İstanbul doğumlu olduğunu, resmi özgeçmişini içeren Sicil-i Ahval Defterindeki kayıtlardan öğrenebiliyoruz.”





Kıraat-ı Seng-i Mezar

24 07 2007

Erol Erdoğan, Milli Gazete 

 Kıraat-ı Seng-i Mezar (Mezar taşı Okumaları)  

    Hâfiza arşivime kaydolunmuş bir nottur ‘kitabe-i seng-i mezar.’ Kim yazmış, kime yazmış, ben nerede okumuşum hatırlamıyorum; ama ‘kitabe-i seng-i mezar’ başlığı taşıyan bir edebî metni okuduğumu çok iyi biliyorum.      Çok iyi bildiğim bir diğer husus, ‘seng-i mezar’ ile, yani mezartaşıyla ilgili okumalarımın, yalnızca bu edebî metinle sınırlı olmadığı.

     Hemen her mezarın bir de taşı, hemen her mezartaşının ise bir de ‘kitabe’si bulunduğuna göre, bugüne kadar ölüm ülkesinin gümrük kapısı hükmündeki mezarlıklarda kaç bin ‘kitabe-i seng-i mezar’la karşılaşıp ‘kıraat-ı seng-i mezar’ eyledim, kimbilir. Kimi tek kelimelik, kimi uzun özgeçmişler yüklü, kimi acı mısralar taşıyan, kimi üstüne üstlük fotoğraflı kimbilir kaç bin mezartaşı kitabesi okudum, galiba bir Allah, bir de yazıcı melekler bilir. “Biricik varlığımız” “Sevgili eşim” “Türkiye Atıcılık Federasyonunu kuran adam” “Bir goncaydım dünyada\ Açamadan kırıldım\ 23 yaşında trafik kazasında ölen …” “Sâlihât-ı nisvândan …” “Ruhuna el-Fâtiha.”     Öyle yahut böyle, okuduğum her mezartaşı, muhtemelen göçüp gidenin, ama bilhassa geride kalanların iç dünyalarını, dünya görüşlerini, hayata bakışlarını ihsas etmiştir bana. Bir mezarlıkta dolaşırken, bir ailenin, bir şehrin, bir toplumun veya bir çağın genel portresini mezarlarından çıkarmanın mümkün olduğunu düşünmüşümdür her keresinde.

      Gerçekten, mezartaşları, bir insanın hayatında neyi öne çıkardığının veya hayatta iken muhatap olduğu insanların neye önem verdiğinin belgesidir. Meselâ, mezartaşına emekli gümrük müdürü yazılan kişi, hayatına ‘gümrük’ ile ‘müdürlük’ün mühür vurduğu; bütün hayatı, mezarın öte tarafında hükümsüz kalan bu iki kelime ekseninde şekillenmiş biridir. Aile mezarlığının ortasında iri harflerle ‘Amiral Filanca Ailesi’ yazıyorsa, bilin ki, bütün aile, amiral olan filanca ferdini eksen edinmiştir. Her yerde filanca aile ferdinin amiral olmasına dayanarak şeref ve itibar aramış; eşi-dostu tarafından “Filanca amiralin oğludur, hanımıdır, torunudur” diye takdim edilmiş; ve de ailenin başka hiçbir ferdi böyle ‘saygın’ bir rütbeye ulaşmamıştır.

      İşte, mezartaşlarını bu nazarla okuduğunda, insanın karşısına, kimi yirmi, kimi seksen yıl yaşanmış hayatların en kısa özetleri çıkar. Mevtanın hayatından öte, geride kalanların hayat anlayışı ve bilhassa ilgili toplumun hayata bakışı da. Sözgelimi, mezartaşlarına ‘adliye dairesinde başkâtip,’ ‘filanbankın ikinci müdürü,’ ‘istasyon âmiri,’ ‘emekli baş müdür muavini’ gibi ünvanların yazıldığı bir toplum, bilin ki, ünvanın önemli olduğu; özellikle devlete ait bir görevin öne çıktığı; açıkçası ‘devletçi’ bir toplum demektir. ‘İlk bilmemneci,’ ‘ilk atıcı,’ ‘ilk tutucu’ gibi mezartaşı yazıları ise, bu toplumun anlamlı olsun olmasın, bir işe yarasın yaramasın ‘ilk’lere değer verdiğini bildirir. ‘Yarbay,’ ‘albay,’ ‘tümgeneral,’ ‘üsteğmen’ gibi ünvanlar mezartaşlarına taşınmışsa, o toplumun militarist bir zihniyetin derin izlerini taşıyor olduğunu anlamanız için ayrıca gazete manşetleri, TV’lerin ana haber bültenleri ve bazı resmi erkânın ‘önemli’ açıklamaları ile vakit harcamanıza gerek kalmayacaktır. Hani, “Çocuktan al haberi” sözü “Mezartaşından al haberi” şeklinde çevrilse, elhak yerindedir.    Yine mezartaşında filan yerin falancası, filancanın da torunu gibi soyağacı dökümleri öne çıkıyorsa, bu ailede ciddi bir ‘asalet’ hastalığı olduğunu kolayca anlayabilirsiniz.    Öte yandan, mezartaşlarına doğum-ölüm tarihlerinin yazılması, neredeyse âdettendir. Bir kere öldükten sonra, ne tarihte ölündüğü pek bir anlam ifade eder mi, meçhul; ama bu rakamların pek çok insanın aritmetik zekâsının gelişmesine veya en azından muhafazasına katkıda bulunduğu da bir vâkıadır.

    Mezartaşlarına bakılır, ölüm tarihi üste, doğum tarihi alta konularak kafadan bir çıkarma işlemi yapılır ve “Yazık” denilir, “Bakın bu 18 yaşında ölmüş.” “Ooo, buna bakın, 93 sene yaşamış.” “Şuna bak, karısı da, kendisi de 86 sene yaşamış.” Kabrin öte tarafı için, hayatın ne kadar yaşandığı değil, nasıl yaşandığı önemlidir; ama bu tarafta kalanlar az zaman yaşayanlara üzülür, çok zaman yaşayanlara sevinirler. Mezartaşları, bu noktada pek ketumdur; işin gerçek yüzünü söylemezler. Aynı mezarlıkta yatıyor olsalar ve mezartaşlarına doğum-ölüm tarihleri de yazılsa, ihtimal ki insanlar 30’una varmadan ölen Mus’ab b. Umeyr’e üzülecek, seksen küsur sene yaşamış Ebu Leheb’e ise kesinkes imrenecek ve onun adına sevineceklerdir. Oysa, kabrin öte tarafını gören keskin gözler, seksen küsur sene cehennem çukuruna doğru yol alan kayaların gümbürtüsünü de, otuzuna varmadan herşeyini herşeyin Sahibine tevdi eden Mus’ab’ların bir kuş kadar rahatlıkla semalara yükselişini görebilmişlerdir. Keza, 38 yaşında ölen Şeyh Galib’in 98 ve 103 yaşında iki koskoca cumhurbaşkanının bir araya gelseler de asla erişmeyecekleri sonsuz bir mutluluğa kavuştuğu herhalde hakikattir. Ama birinin genç yaşta ölümü haber veren mezartaşına bakıp Galib’e imrenen az; diğerlerinin görkemli mezarlarına ve kabrin ötesinde kesinlikle geçer akçe olmayan cafcaşı ünvanlarına imrenenlerin sayısı ise bir hayli fazladır. Zira, ‘nur-u fikir kalbden gelir.’ Kalbin rehberliğine başvurmadığı sürece, aklın gözü kördür. Niteliğe bakmaz, niceliğe aldanır. Az ömürlere üzülür, çok olana sevinir. Ve mezartaşları, işte bu aritmetik kullanım ile, niceliğe önem veren sathî bakışlarımızı ele verir.

    Yine mezar taşları, şekli ve biçimi ile de çok şey söyler. Mezar taşı ‘sıradan’ bir taş ise, bilin ki, orada yatan kişi, ‘ord. prof. dr.’ ise de, mütevazi bir kişidir. Mezar taşının mermer veya granit olarak kalitesinden, bu mezar taşını yaptıranların ev döşemesini çıkarabilirsiniz. Mevtasının mezar taşını yüksek ve heybetli yapan bir ailenin sair insanlara ‘tepeden baktığı’nı anlamak için, bana kalırsa, ayrıca yanlarına sokulup gerçekten aşağılanmanız gerekmez.

    Mezar taşlarını okurken, işte hepsi dünyada kalan böylesi mesajları okur insan. Mezar taşında, ölümün berisinde kalan dünyalılar konuşur; ölüm ötesine dair mesajları ise, çoklukla okuyan olmaz. Oysa, granit mermerlerin çürümekten koruduğu bir insan olmadığı gibi, altın lahitlerin Münker-Nekir sorgusundan muaf kıldığı bir fani de geçmemiştir şu dünyadan. Kabrin öte tarafında olup bitenler bir işitilse, görülecektir ki, ancak ‘El-Bâki , Hüvelbâki’ yazan mezar taşları hoştur, gerisi tamamen boştur.

       Gerçekten, tüm mezar taşları, insana, “Küllü men aleyhâ fân” sırrını okutur. Yaratılmış olan her ne varsa ölümlüdür; şu dünyada her neye sahiplik iddia etmiş olursa olsun, iddiası boşunadır. Mülkün ilk Sahibi, aynı zamanda son Sahibidir. Yalnız O Bâki’dir ve mezartaşlarına yazılan diğer tüm şeyler, yalnızca hikâyedir.





Şiir Gibi Bir Mezar Taşı Yazısı

24 07 2007

METİN KARABAŞOĞLU

Hüve’l-Bâki

Âh ile zâr kılarak tazeliğime doymadım.

Çün ecel peymânesi dolmuş murâdım almadım.

Hasreten fâni cihânda tûl-i ömr sürmedim.

Fîrkaten takdir bu imiş tâ ezelden bilmedim.

Sâbıkan mâlikâne halîfesi Seyyid

İbrahim Efendizâde es-Seyyid

Mehmet Ârif Beyin kerîmesi

On dört yaşanda vefat eden

Merhûme Şerîfe Rabia Hanım’ın

Rûhîçûn FâtihaFî 9 Safer sene 1228”
 

    Şiir gibi bir mezar taşı yazısı…  Metinden anlaşılacağı üzere, mezarda yatan Şerîfe Rabia isimli henüz onbeşine gelmeden vefat eden bir genç kız. Mezar, Zeytinburnu Çamlık mezarlığında bulunuyor. “Zamanı Aşan Taşlar” ı karıştırırken rastladığım bu mezar taşı yazısı beni hüzünlendirdi.

     Büyüklerimin bulunduğu mezarlığı ne zaman ziyaret etsem, çocuk mezarı olduğu ilk bakışta belli olan bir mezar gözüme takılır durur hep. Mini taşlarla örülmüş mezarın üstü çiçek ve yeşil otlarla kaplı olur genelde. Belli ki bizim aileden bir çocuk. Çünkü, dedem, babam ve dedemin annesinin mezarlarının arasına defnedilmiş. Ama taşı olmadığı için kime ait olduğu tam bilinmiyor.

 Taş Gazeli

    Taşın, taş olmadığı yerlerden biridir mezarlıklar. Taş, bir mezar başında, sanat eseridir, takvim yaprağıdır, tarih kitabıdır, ölümü anlatan vaizdir, arşiv belgesidir. Ama her durumda zamanı aşan bir yönü vardır mezar taşının. Mezar taşı, bu özellikleri ile, “ölümü hatırlatan iyi bir nasihatçi” olmanın ötesinde bir yerde durur.

    Taşın taş olmama ihtimali, aklıma ilk kurs yıllarında düşmüştü. Bakara’da rastladığım “…öyle taşlar var ki, içlerinden ırmaklar akar, yine öyle taşlar var ki, çatlarlar da bağırlarından su fışkırır” sözünden sonra her taşa farklı bakar oldum çünkü.

    Bir de, lise yıllarında karşıma çıkan Osman Sarı’nın Taş Gazeli… Gazelin ilk dörtlüğü hep dilimde dolaştı durdu.

“Taş taş değil bağrındır taş senin

Nereni nasıl yaksın söyle bu ateş senin

Bir katılıktı dinamit söyle söker mi yürekleri

Başın bir kez bu kalbe çarpmasın ey taş senin”

Taş okumak

     Osmanlı topraklarının her yerindeki mezarlıklarda binlerce mezar taşı var böyle. Bu topraklarda yaşayan her insan, mezar taşları konusunda az da olsa malumat sahibi olması gerekir. Mezar taşlarının, yıllarca eğitim, araştırma ve en azından Osmanlıca gerektiren, derin ve geniş bir alan olmasına rağmen “genel kültür” babından bir bilgi sahibi olmanın zor olmadığını düşünüyorum. Sonuçta o taşta anlatılan, çok değil bir iki veya üç kuşak öncemizden bir büyüğümüz, dedemiz, atamız.

    Hiç değilse, Müslüman mezarı ile diğer din mensuplarına ait mezarlar nasıl ayırt edilir, bir mezarda kitabe nereye denir, kitabe üzerinde yer alan sembollerin en yaygın olanlarının anlamları nedir gibi soruların cevaplarını kendimiz bulabilmeliyiz.

Mezar taşı unutkanlık mı yapar?

   Mezara, mezar taşına bakmak ve kitabesini okumak, insanda unutkanlık mı yapar? Hayır elbette, mezar taşı insana, geçmişi öğretir; dedesini, babasını, atasını, tarihini, dilini, mirasını hatırlatır. Yani unutkanlıktan kaynaklanan eksiklerini azaltır.

Terk eyledi vâlidinin bir gülü

    Süleymaniye Camii kabristanında bulunan bu tek mezarda iki kişiye ait kitabe bulunmaktadır; biri yetişkin kadına, diğeri ise bir erkek çocuğa ait.

    Sebebi şudur: Doğum anında veya çok kısa aralıklarla anne ve çocuğu vefat ederse, aynı mezara gömülüyor ve tek bir pehle taşına (yatay olarak kabre örtülen ve üstüne kitabe dikilen taşı iki tane mezar taşı dikiliyordu. Böylece kitabedeki yazıyı okuyamasanız bile, ölüm sebebini anlayabiliyordunuz. Bu adet, Osmanlı geç döneminde görülmeye başlamış.

   Fotoğraftaki kadın mezar taşının yazısı biraz silindiği için okuyamadım. Fakat tarihlere baktığımızda iki gün arayla öldüklerini görüyoruz. Oğul 15 Ramazanda, anne 17 Ramazanda vefat etmiş.

Küçük erkek çocuğun mezar taşında şunlar yazılı:

“Ah mine’l-mevt

Terk eyledi vâlidinin bir gülü

Taze idi oldu cennet bülbülü

Mumcular Kethüdası Hacı Ahmet

Efendinin mahdûmu Mustafa 

 Efendinin ruhuna Fâtiha

Fî 15 Ramazan sene 1276 Miladî: 7 Nisan 1860ı” 

Zamanı Aşan Taşlar

    Dr. Süleyman Berk’in yakın tarihte hat sanatı öğrencileri için ders kitabı özelliği taşıyan Hat Sanatı kitabı çıkmıştı. Şimdi de “Zamanı Aşan Taşlar” kitabı elimizde. Yakında da Bursa Ulu Cami’ye dair bir çalışması ile gündemimizde olacak.

    “Zamanı Aşan Taşlar” Zeytinburnu Belediyesi’nin bir projesi olarak, Dr. Süleyman Berk ve ekibinin 2 yıl süren çalışması ile meydana geldi. Çalışma çerçevesinde, Zeytinburnu’ndaki 15 mezarlık ve hazirede sağlam kalmış 3 bin 500 tarihi mezar tek tek numaralandı, temizlendi, fotoğraşandı, kitabeleri kaydedildi, okundu ve bilgi fişlerine geçildi.

   Bu çalışmalardan sonra 2 kitap meydana getirildi. Biri envanter kitabı… 522 sayfalık envanter kitabında her mezar taşının siyah beyaz fotoğrafı ile kitabe yazısı yer alıyor. Diğer kitap 352 sayfadan oluşuyor. Bu kitap ise fotoğraf ağırlıklı ve prestij amaçlı hazırlanmış.

    Zeytinburnu sınırları içinde bulunan mezarlıklar adeta birer Osmanlı ve Türkiye özeti. Musa Muslihiddin (Merkez Efendiı, Seyyid Nizam, Hattat Kayışzade, Hafız Osman Efendi, Tamburi Cemil gibi şahsiyetlerin yattığı bu mezarlıkların yakın tarihten bazı ünlü medfunları da şöyle: Halide Edip Adıvar, Tahsin Öz, Ressam İbrahim Çallı, Sadettin Kaynak, Rıza Nur, Ekrem Hakkı Ayverdi, Samiha Ayverdi.

    Her iki kitabın başlangıç kısmında, mezar taşlarındaki sembollerin ve başlıkların anlamları, kitabedeki hat sanatının önemi ve özellikleri, kimlik, tarih, ebcet konularına dair bölüm yer alıyor. Bu bölüm, mezarlıklar ile ilgili temel bilgileri edinmek isteyenler için işe yarar nitelikte.

“Zamanı Aşan Taşlar” ı Zeytinburnu Belediyesi’nin www.zeytinburnu.bel.tr adresinden pdf olarak indirebilirsiniz.

Mezar taşı kitâbelerinin yapısı

    Mezar taşı kitâbelerinde üç önemli sanat göze çarpmaktadır. Taş işçiliği, yazı sanatı ve mezar taşlarında bulunan dînî ve edebî ifadeler. Yapı olarak mezar taşları birbirlerine benzemekle beraber ana farklılık erkek ve bayan mezar taşlarında görülür.

   Batıda en, boy ve derinliği olan insan ve hayvan figürleri çalışılmasına karşılık, Osmanlı’da özellikle mimari unsurlarda çok farklı bezemelere sahip taş işçiliği kullanılmıştır. Bunun için mezar taşı kitâbeleri, taş işçiliği olarak çok zengindir.

   Erkek mezar taşları başlık taşımalarına karşılık, kadın mezar taşlarında daha çok kadın zarâfetini yansıtan çiçek motişeri bulunmaktadır. Erkek mezar taşlarında, sosyal statü gereği başlıklar çok çeşitlidir.

   Kadın olsun erkek olsun bir mezar taşı kitâbesinin yapısı (farklı tasnişer yapılabilirse deı şu bölümlere ayrılabilir.

1- Başlık ve Sembol,

 2- Serlevha,

3- Kimlik,

4- Dua,

5- Tarih.

    Bu tasnif ana başlıkları itibariyle yapılmıştır. Bu bölümler çoğu zaman yer değiştirebildiği gibi, birbiri içine yedirilmiş olarak da yer alabilmektedir. Yine bazı taşlarda bu bölümlerin biri yahut ikisi yer almamaktadır. Bazı mezar taşlarında manzum ifadeler yer almakta, bazı mezar taşlarında ölüm tarihi  bulunmadığı gibi bazı mezar taşlarında, mevtanın ölüm günü saati ile verilmiştir.